Burası, İslâm tarihinin önemli kumandanlarından biri olan Ukbe bin Nafi vesilesiyle İslâm’la tanışmış bir ülke. Ukbe bin Nafi Rivayete göre Atlas okyanusunun kıyısına varıp şöyle dua etmiş: “Allah’ım! Eğer şu deniz önüme çıkmasaydı, senin yolunda cihad ederek daha ileri giderdim.”
GEZİ - DR. NURENDA COŞKUN
Seyahat medreselerinden sıradaki medresemiz Fas. Yerel halkın deyimiyle Mağrip, Batılıların tabiriyle Morokko. İslâm topraklarında güneşi son gördüğümüz yer. Kuzey Afrika’da yer alan bu ülkenin batısı, Atlas okyanusu ve Amerika kıtası...

Burası, İslâm tarihinin önemli kumandanlarından biri olan Ukbe bin Nafi vesilesiyle İslâm’la tanışmış bir ülke. Ukbe bin Nafi, sahabi değil tabiindir. 670 yılında bugünkü Tunus’ta Kayrevan şehrini kurmuştur. Daha sonra batıya doğru ilerleyerek Cezayir ve Fas topraklarına ulaşmış ve rivayete göre Atlas okyanusunun kıyısına varıp şöyle dua etmiş
“Allah’ım! Eğer şu deniz önüme çıkmasaydı, senin yolunda cihat ederek daha ileri giderdim.”
Bugün dünyada birini İslâm kardeşi olarak görebiliyorsak buna vesile olan Allah erlerinin sayesindedir.
Beş saatlik bir uçak yolculuğunun ardından Kazablanka şehrine iniyoruz. Şehirler birbirine çok uzak değil bu sebeple araba kiralayıp şehirden şehre geçmek mantıklı geliyor. Kazablanka, Fas’ın en büyük şehri. Çok kalabalık bir şehir, milyonlarca insan yaşıyor. Geleneksel ve tarihi bir havadan uzak ama Fas’ın ticaret ve finans merkezi. Atlas okyanusuna açılan çok büyük bir limanı var. Bir metropol havası hissediliyor. Bizim için bu koca şehri anlamlı ve özel kılan bir camiye gidiyoruz. Camiler ibadet merkezleri olduğu gibi yerel halkı özellikle de Müslümanları birebir gözlemlemek için mükemmel fırsat yerleri. Dünyanın bir ucundaki Müslüman kardeşlerimizi tanımak çok heyecan verici bir tecrübe.

Tüm Fas genelinde camiler sadece namaz vakitlerinde açık ve geri kalan vakitlerde kapalı. Hatta bazı camilere gayrimüslimlerin girişi yasak. Büyük camileri ise turistler ücret karşılığında gezebiliyor. Giriş ücretleri ise ne yazık ki pahalı. Biz de hem cemaatle namaz kılmak için hem de bu ücreti vermek istemediğimiz için cami gezilerimizi namaz vakitlerine denk getirmeye çalıştık.
Halk genel manada hep sokakta ve her yerde camiler var. Ezan okunduğu anda çoğu insan hemen en yakın camiye koşuyor, namazı evde tek kılmak ve namazın vaktini geciktirmek istemiyorlar. Cemaatle ve vaktinde namaz çok güzel bir haslet. Hatta Cuma namazında camilerden sokağa taşan cemaat bana Mekke’deymiş gibi hissettirdi. Seccadesini alan sokakta bulduğu yerde namaza duruyordu. İslâm ülkeleri için müthiş güzel bir kare. Bazı Avrupalı turistlerin de bu manzarayı ilgiyle izlediklerini görmüştüm.
Kazablanka’nın hatta tüm Fas’ın en görkemli camisine akşam namazı için gidiyoruz. Hassan II Camii, Atlas okyanusunun hemen kıyısına deniz doldurularak okyanus üstüne inşa edilmiş olan bu cami, tarihî bir camii değil. Ancak kesinlikle mühendislik ve mimarî harikası. İki yüz metreden fazla yüksekliğe sahip yeşil mozaik çinilerle süslü çok göz alıcı bir minaresi var. Çok geniş bir avluya sahip ve avlusu İstanbul’daki selatin camilerin avlularına benziyor. İnsanların aileleriyle birlikte vakit geçirdikleri bir mekân gibi.
Dalga sesleri eşliğinde namaz kılmak ve gün batımında camiyi izlemek bu şehirde yapılacak en güzel faaliyet olabilir gerçekten.
TURİZME FEDA EDİLEN ŞEHİR, MARAKEŞ
Seyahatimizin Marakeş durağındayız, burası Fas’ın tarihi ve kültürel şehirlerinden birisi. Ancak benim hayal kırıklığı yaşadığım bir şehir oldu açıkçası.

Böyle düşünmemin en önemli sebebi ruhu olan şehirlerin ruhsuz maddiyatla kirlenmesi. Marakeş ruhu olan bir şehir. Fakat halihazırda bu ruhu hissetmek o kadar zor ki. Seyahatin önündeki en büyük engel turizm ne yazık ki.
Müslüman seyahat etmeli, sâih olmalı, turist olmamalı. Turizm, batının tabiri olduğu gibi, batı anlayışını taşıyor. Batının gezmekten anladığı her ne ise onu empoze ediyor. Çoğunlukla sefahat ile iç içe bu turizmin en büyük tahribatını ise İslâm ülkeleri yaşıyor.
Seyahat ise bir Müslüman için gezip dolaşmayı manalandıran bir faaliyet. Kelime olarak ‘akıp gitmek’ manasına gelen seyahatin tasavvufi bir manası da var. Müslümanın seyahati tefekkürden, ibretten, terbiyeden nasiplenmelidir. Diğer türlü “ye, iç, gez, paylaş” döngüsünde hapsolan ve fenaya müteveccih bir faaliyetten öteye gitmez.
Marakeş’ in 850 yıllık camisine gidiyoruz. Kutubiye Camii, isminden de anlaşılacağı üzere kitapçılar camisi. Eskiden caminin etrafında kitapçılar, el yazması kitap satanlar bulunuyormuş.
Camiyi 12 ve 13. yy. da hüküm süren Muvahhidun (Almohadlar) devleti yaptırmış. Bu devlet Kuzey Afrika ve Endülüs’te hüküm sürmüş büyük bir Berberi İslâm devleti. Yine namaz kılmak amacıyla gittiğimiz caminin kapalı olduğunu ve sadece namaz vakti açıldığını öğrenince namaz kılacak yer arıyoruz. Camiden şehrin Medina (eski şehir) kısmına doğru yürüyoruz. Her yer Avrupalı turistlerle dolu. Özellikle Fransız turistler. 1912-1956 yılları arasında Fransa ve İspanya’nın himayesinde bir krallık olan Fas, bağımsızlığını 1956’da kazanmış olmasına rağmen günümüzde hâlâ burada Fransız etkisi devam ediyor. Halkın çoğu Fransızca biliyor. İş dünyası, hukuk dünyası, ticaret, mimarî vs. her alanda Fransız etkisi mevcut.
Bağımsızlığın kaybedilmesi ve bir başka devletin himayesinde bulunmak, ülke üzerinde maddî manevî büyük tahribat yapıyor. Bediüzzaman’ın, İngiliz’in İstanbul’u istila ettiği bir hengamda, Anglikan Kilisesinin başpapazının mağrurane sorduğu sualler karşısında “tükürün ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne” ifadesinin derin bir tefekkürünü yaptım Fas’ta.
Türkiye, bir başka ülkenin himayesini kabul edecek, hazmedecek, kültürünü dayatmayla benimseyecek karakterde bir ülke değil. Bu yüzden Türkiye’deki plan daha farklı ve daha dessas. Ülkenin direnişini ancak “bizden” gözüken kişiler, akımlar, siyasetler kırabilir. Ülkenin bağımsızlığını “özgürlük hamasetçisi” hainler, ülkenin dinini ve değerlerini “din ve değer alkışçısı” zalimler ortadan kaldırabilir.
Yolumuza devam edelim, şehrin merkezine doğru ilerliyoruz. Jemaa el-Fnaa denilen büyük bir meydan bizi karşılıyor. Tam anlamıyla bir kargaşanın ortası. Hem yerel halk hem turistler hem de sürekli “nasıl para koparırım” hesabı yapan yapışkan esnaf. Meydanda yılan oynatanlar, maymun zıplatanlar, kına yakanlar, dans edenler... ne ararsanız var. Ve önlerinde beş saniye durunca hemen şapka uzatıp para istiyorlar. Aynı durumu daha önce Mısır’da da yaşamıştık. Bu gibi ülkelerde birey, kendi savaşını veriyor. Kolektif düşünme, toplum bilinci, birlikte kazanma ve kalkınma mantığından ziyade ben kazanayım mantığı hâkim. Bunun bir adım sonrası “ben tok olayım başkası açlıktan ölse bana ne” mantığıdır. Bu ise bir Müslümanın toplumsal ahlâkının sükût ettiği noktadır.
Ben Yusuf Medresesi
Tarihî şehir merkezinin kuzey kısmında bulunan bu medrese Fas’ın en büyük ve tarihî medreselerinden biridir. Kur’ân, tefsir hadis, fıkıh, mantık gibi çeşitli İslâmî ilimlerin okutulduğu bu medresede 1960’ta eğitim faaliyetleri sona ermiş. Medresenin çok görkemli bir avlusu ve sade hücreleri var ve Kuzey Afrika’nın en önemli ilim merkezlerinden birisi.
Medrese denilen eğitim kurumları İttihad-ı İslâm için o kadar önemli bir noktada duruyordu ki, medreselerin kaldırılması, eğitim sistemlerinin modernleşme adı altında batıdan devşirme bir sisteme dönüşmesi; nesillerin ilmi ve kültürel birliğinde çok ciddi bir tahribat yaptı.
Medrese demek benim Türkiye’den biri olarak Faslı bir Müslüman kardeşimle, fıkıh mütalaaları yapabilmem demekti. Hintli bir âlimin aldığı icazetin, Şam’da, Semerkant’ta , Mısır’da geçer bir belge olması demekti. Yani aslında İslâm dünyası için ortak bir zihin haritası demekti. Her Müslümanın Arapça bilmesi demek, ilmi bir pasaport gibiydi. Fakat Türkiye’de biz maalesef bu geleneğe yüz yıldır sırtımızı dönmüşüz...
Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra projesinin ferasetini o kadar şiddetli hissettim ki, kader planı gereği Risale-i Nurların, medrese gibi boşluğu doldurulamaz bir sistemin yerine geçecek nitelikte bir eser olduğuna bizzat tanık oldum.
Medreseler sadece ilim merkezleri olmayıp içerisinde güzel ahlakın ve faziletin, tevazuunun kazanıldığı kurumlardı. Her medrese gibi Ben Yusuf medresesi de çok geniş ve güzel bir avluya sahip, öğrencilerin odaları ise çok küçük ve sade. Bir öğrenim kurumu “ene”den “nahnü”ye geçişteki güzelliği, mimarisiyle bundan daha iyi yansıtamaz. Birlikte ders okudukları, mütalaa yaptıkları alanın böylesine güzel, geniş ve yeşil olması fakat her birinin kendi hücrelerinin sade, gösterişsiz ve küçücük olması. Daha iyi bir ders verilemez gerçekten.
Medresede bir talebe, öğrenimi boyunca sürekli talebe vasfında kalmıyor ve bir ders veya konuda icazet aldığı zaman onu hemen bir başkasına öğretebilme vasfı da kazanıyordu. Şu anki modern okul sistemlerinde ortalama bir öğrenci yirmi iki yıl sadece öğrenci vasfına sahip olup, en verimli, şevkli, ilminin zekatını vereceği yılları arkadaşlarıyla malayani muhabbetler, günahlar ve sefahat ile şekilleniyor. Sorumluluk alma, ilmin izzetine sahip olma, bir başkasına o ilmi aktarabilme becerisi gibi sayısız meziyet ve kabiliyet vizyonsuz sistemler yüzünden talebeye kazandırılamıyor. Netice olarak okuduğunu anlamayan, anladığını aktaramayan, üzerinde yorum ve mütalaa yapamayan üstelik kibirli veya silik bir nesil yetişiyor.
Ben Yusuf Medresesi’nden yürüme mesafesinde, Bahia Sarayı’na gidiyoruz. Dışarıdan çok sade gözüken bu sarayın içi çok gösterişli, portakal bahçeleri, çok ince ahşap oymalar, mozaiklerle dolu. Süslenmemiş tek bir noktası yok. 19. yy’da yaptırılmış bu saray 1912 Fransız himayesi döneminde Fransız sömürge valisi Hubert Lyautey tarafından kullanılmış.
Fransız sömürü anlayışı İngiliz’e göre daha otoriter ve kültürel dönüşümü de hedef alıyor. Bu yüzden sömürdüğü topraklarda halkın kendi kültürünü bir kenara bırakıp Fransız kültürü ve dili ile devam etmesi hedeflenmiş. Sömürgelerin hepsi doğrudan Paris yönetimine sıkı sıkıya bağlı ve İngilizler gibi yerel yönetici arkasından hüküm sürme tarzından ziyade bizzat kendi adamlarıyla sömürü düzeni kurma tarzını benimsemişler. Bu da tabiî özgürlükçü hareketlerin tepkisini daha çok üzerlerine çekmiş.
Fas ve Tunus bu konuda farklı bir noktada duruyor. Bir Fransız sömürüsünden geçmelerine rağmen, bu dönemi Cezayir gibi çok şiddetli ve travmatik bir şekilde yaşamamışlar. Cezayir, Fransa’nın bir uzantısı gibi yönetilip ona göre muamele görmüşken Fas daha esnek ve kimlik travması yaşamadan bu sömürü dönemini atlatmış. Bu yüzden Fas’ta Fransız karşıtlığı Cezayir gibi güçlü değil.
Marakeş’in Medine sokaklarında yürümeye devam ediyoruz. Yine Risale-i Nur’da özellikle On Dokuzuncu Mektup’ta ismi sıkça zikredilen Kadı Iyaz’ın da türbesi Marakeş’te. Onun “Eş-Şifa” isimli eseri Resulullah’ın(asm) siyeri, şemaili ve hasaisidir. Yüzyıllar boyunca Medreselerde okutulan Eş-şifa, klasik bir siyer kitabı gibi değildir. Efendimiz’e (asm) duyulması gereken sevgi ve onun makamını tanımak konusunda en etkili eserlerden biridir. Kadı Iyaz, aynı zamanda Malikî mezhebinin fakihlerinden biridir. Fas, büyük ölçüde Malikî mezhebine bağlıdır.
—Devam edecek—