"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

M. Âkif Ersoy’un torunu Selma Hanımla bir sohbet

Mustafa Gengeç
24 Ağustos 2019, Cumartesi
Said Nursî ve M. Âkif Ersoy, milletimize mal olmuş iki değerli şahsiyet. Sultan Abdülhamid’den bu tarafa haklarında çok şey yazıldı, söylendi, Kur’ân ve vatan sevdalısı iki önemli insan.

Hayatları ve yaptıkları inceleniyor. Çünkü onlar milletin ortak birer değerleri oldular. Onların çektikleri ve çile dolu hayat hikâyeleri ciltler dolusu eserlerle ancak ifade edilebilinir.

Birisi, Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptığı mücadele, Çanakkale için yazdığı destan ve millî mücadeleden sonra, yazdığı İstiklâl Marşımızla vatan için her şeyi göze alan bir vatansever. 

Allah’ına, Peygamber’ine (asm), dinine, bayrağına, toprağına gönül vermiş ve sevgisi yüreğinden taşmış bir vatansever. Millî mücadele için Anadolu’yu karış karış gezen, gerçek bir kahraman ve Millî Şairimiz M. Âkif Ersoy.

Diğeri ise, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Doğu illerimizin Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine, talebeleriyle beraber Milis Teşkilâtını kurdu. Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermeni ve Ruslar’a karşı savaştı. Bitlis savunması sırasında Ruslar’a esir düştü, Kosturma’ya götürüldü. Rus ihtilâlinden sonra bin bir zoluklar içinde vatanına ancak dönebildi. Hayatını Kur’ân hizmetine adayan Bediüzzaman, idealini şöyle açıkladı: “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez manevî bir güneş hükmünde olduğunu dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.” Yazdığı, Risale-i Nur eserleri bu inancın ve bu sevdanın armağanı olarak insanlığa hediye etti. Millet ve vatan için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen gerçek bir fedaî. İşte Said Nursî.

Bu bağlamda yaşadığım bir hatırayı anlatarak konuya girmek istiyorum. Merhum M. Âkif Ersoy’un torunu Selama Hanımefendi, “Dedem Mehmet Âkif” adıyla yazdığı kitabı imzalamak üzere, Adana Kitap Fuarı’na gelmişti. İmza için hayli kalabalıktı. Sabırla bekledim bir ara sakinleşti. Kendisiyle tanıştım.

Yazdığı kitaptan dolayı tebrik ettim. Çok asil, sevecen, tam bir Osmanlı Hanımefendisiydi:

“Efendim Bediüzzaman Said Nursî’nin Tarihçe-i Hayatında, Eşref Edib Bey’in bir makalesinde: “O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Âkif’ler, Naim’ler, Ferit’ler, İzmirlilerle birlikte saatlerce tatlı tatlı muhasebelerde bulunurduk.” Bu bilgiden yola çıkarak, Dedeniz ve Said Nursî ile birlikte bir hatırası var mı? Anlatırsanız memnun olurum.

Yazdığı kitabı eline aldı sayfa 125’i göstererek: “Bak o hatırayı buraya yazdım” diyerek, şöyle anlattı: “Dedem ve Said Nursî ve Eşref Edip’in çok iyi arkadaş olduklarını biliyorum. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin, ikisi de üyesi idi. Dedem Mehmet Âkif Başkâtipti. Samimî dostlukları oradan başlıyor. 

Bildiğim kadarıyla Sebilürreşad Gazetesi’nde ikisi de Osmanlı’nın bekası, Millî Mücadele ruhunun canlanması için makaleler yazarlardı.

Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin en önemli vazifesi İslâm dünyasındaki aykırı ve farklı düşünce akımlarına karşı bir cevap vermek, o eğilimleri takip etmek. Böyle stratejik bir görev alıyorlar ve bunu daha sonraki yıllarda hep sürdürüyorlardı. 

O zamanlar, İngilizlerin ve müttefik düşmanların bizi bölmeye çalışmalarına engel olmaya çalışmak. Dedem Mehmet Âkif, Lübnan’a gidiyor ve Said Nursî ile orada buluşuyorlar. Çöllerde Arap aşiretlerini geziyorlar. Onlara Osmanlı Devleti’ni parçalamak için yapılmak istenen düşman stratejisini anlatıyorlar.” 1

Efendim, muhterem dedenizin, Kur’ân-ı Kerîm’in tercümesiyle ilgili bir çalışması vardı. Hakkında çok şey yazıldı. Sonuç ne oldu?

Yine yazdığı kitabın 165’inci sayfasını gösterdi. “O da burada” diyerek şöyle ifade etti: “Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kur’ân’ı Türkçe tercüme etme tartışmaları hız kazanıyor. Mustafa Kemal, Türkçülük esas alınarak tercüme yapılması için Diyanete emir veriyor. Bunun üzerine, Diyanet Başkanı Elmalılı Hamdi Yazır ve Aksekili Ahmet Hamdi Efendi, bu tercüme için dedeme teklifte bulunuyorlar. Dedem Mehmet Âkif, El-Ezher’de öğretmenlik yapmış, üst seviyede Arapça biliyor. İslâm tarihine hâkim birisi. Dedem onlara Kur’ân’ı hakkıyla tercüme etmenin imkânsız olduğu düşüncesiyle bu teklife sıcak bakmıyor.

Ancak, Elmalı Hamdi Yazır ve Babanzade Ahmet Naim gibi âlimlerin araya girmesiyle, Mehmet Âkif’e şöyle söylenir, ’Kur’ân’ı hakkıyla tercüme etmenin mümkün olmadığı tabiîdir; ancak bu bir meal olacaktır’ ısrarlı görüşmeler sonucunda kerhen de olsa tercüme işini üstlenir. Ve çalışmaya başlar. O günkü idarî kadrolar yenileşme adı altındaki Batılaşma uygulamalarına tepkili olan dedem Mehmet Âkif, dinî hayatın Türkçeleşmesi girişimlerine sıcak bakmadığını, hatta bunun mekruh olduğunu ifade eder. Bir de buna millî dilde ibadet söylemi eklenince, onu çok rahatsız eder. Bu yeni uygulamanın bir parçası olmak istemez. Ve şöyle der ‘Benim yazdığım Türkçeyle duâ edilecek, Allah’ın kelâmı okunacak, ya yanlış, eksik bir şey yazarsam Peygamberimin (asm) yüzüne nasıl bakarım.

Dedem bu çalışmasını bir türlü teslim etmez. Aradan 4-5 yıl geçiyor. Mustafa Kemal, E. Hamdi Yazır’ı Mısır’a Âkif’in yanına gönderiyor. Dedem çalışmasını bitirdiği halde içine sinmemiştir, ‘Ya eksik bir nokta kalmışsa’ oysa Hamdi Yazır okuyor, ‘enfes bir yorum olmuş’ demesine rağmen Âkif tercümeyi teslim etmiyor. Aldığı bin lirayı da iade ediyor. O arada çok hasta olan dedem, yakın dostu olan Mehmet İhsan Efendi’ye teslim ediyor. Ve yakılıp imha edilmesini istiyor.

Gerçekten o tercüme yakılmış mı? 

Yakılmış. Onun, vasiyetine aykırı hareket edecek dostları yoktu. Kendi etrafında kendi gibi dostları vardı. Uzun müddet saklamış olabilirler. İşittiğim kadarıyla bir müddet saklanmış. Ancak daha sonra kurulan bir heyetle bu vasiyet yerine getiriliyor. Biz ailesi olarak böyle biliyoruz. Bu konudaki gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Dedem, ilmî çalışmalarını maddiyat karşılığında yazan biri olmadığı için bu çalışmalarını maddî bir miras gibi hiçbir zaman görmemiş. 

Bu yüzden de emaneti aile fertleri yerine ilmî olarak yetkin gördüğü yakın arkadaşı Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim etmiş. O da onun vasiyetini yerine getirdi diye biliyoruz. Ancak yakıldığı bilinen Kur’ân mealinin 1956-1957 yıllarında kopyalandığı tahmin edilen üçte birlik bölümü gün yüzüne çıktı. 2012 Eylül’ünün başlarında bir profesör hocamız, mealin bir kısmının uzun yıllardır kendisinde olduğundan bahisle yayınladı. Ailesi olarak bizde şaşkınlık içindeyiz.

Prof. Dr. Recep Şentürk Hocanın anlattığına bakılırsa, dedemin, meali emanet ettiği Yozgatlı İhsan Efendi’nin öğrencisi Mustafa Runyun’un oğlu Yahya’dan bu kopyaları almış. Şentürk Hocanın, bu kopyaları 25 yıldır sakladığını, ancak uygun şartların oluştuğuna kanaat getirince yayınladığını öğreniyoruz. Birde şu var. Dedemin, El-Ezher’den öğrencisi ve çok takdir ettiği, çalışkan bir insan olduğu için çok sevdiği damadı olan Ömer Rıza Doğrul’a güvendiği için, belki bir kısım müsveddeleri elinde olabilir. Onun da, yayınlanan ‘Tanrı Buyruğu’ diye bir Kur’ân meali var.”

Dedeniz, ikinci Mecliste yer almıyor ve Mısır’a gidiyor. Mustafa Kemal’le bir görüş ayrılığı mı yaşıyor?

“Evet, görüş ayrılıkları başlıyor. Özellikle Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinden sonra olaylar çığrından çıkıyor. Dedemin arkasında hafiyeler dolaşıyor. En çok buna içerliyor.

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” diyen ve hürriyetinin kısıtlanması anlamına gelen, peşinde dolaşan hafiyeler onu oldukça rahatsız ediyor. Dedem, Taceddin Dergâhı’nda Ali Şükrü Bey’le kalıyorlar. Eleştirilerini sakınmadan yapan muhalif olarak mimlenen, Ali Şükrü Bey’i birkaç kez dikkatli olması için uyarıyor. Onun öldürülmesi ve ‘kim vurduya gitmesi ‘ipin koptuğu nokta’ olmuştur. Dedem bu durumdan çok rahatsızlık duyuyor. Bunun üstüne Padişaha karşı yapılan haksız iftiralar, Osmanlı düşmanlığı, dinî, millî değerleri kötüleme kampanyasını görünce Ankara’da durmak istemiyor. Düşünebiliyor musunuz, Ankara’daki Kuvâ-yı Milliye’ye katılmak için İstanbul’daki hükümeti karşısına almaktan çekinmeyen ve 14 gün süren çetin bir yolculukla Ankara’ya gelen dedem, şimdi savaşlar bitmiş, kesin zafer elde edilmişken, hükümete dalkavukluk etmeyenler, fikir ayrılığı sebebiyle ötekileştiriliyor. Bunu net olarak gören dedem Ankara’dan ayrılmak mecburiyetinde kalıyor.

Böylece, Mısır’a gitmesi için adeta zorlanıyor. Bize, anneme, babama gönderdiği mektuplarındaysa oradaki hayatına ve aile içi konular dışında hiçbir siyasî konuya temas etmiyor. Ama ülkeden ayrı düşmenin derinden ıztırabını yaşadığını hissediyoruz. Onun gibi bir sürü arkadaşının da peşinde hafiyeler var. Tabiî ki bu tavır vatanı, milleti için canını dişine takmış insanların çok gücüne gitmiştir. Dedem gibi bu vatanperver insanlara yapılan şeyleri kendine yapılmış gibi hissettiği için de kırılmıştır. Kendi peşinde de adamlar var ve “Ben peşinde vatan haini gibi hafiye gezdirilecek insan değilim. Buna tahammül edemiyorum onun için gidiyorum,” demiş.

Dedemin Mısır’a gitmeye mecbur bırakılması bir bakıma bütün ailesini de cezalandırılmasıdır. Aile dağılır, dedem iki oğlu ve vefakâr eşiyle Mısır’a Abbas Halim Paşa’nın kendisi için Hilvan’da tahsis ettiği bir eve yerleşir. Bir taraftan geçim derdi, diğer taraftan vatan, evlât ve torun hasreti. Mısır’dan yazdığı mektuplar hep o derin hasretle vatanının toprağına, rüzgârına, suyuna, denizine duyduğu özlem doludur, ama ne güzel bir insandır ki evlâtları üzülür diye hiç şikâyet etmemiştir. El-Ezher Üniversitesi’nde edebiyat ve Türkçe dersleri verir.

Ülkesindeki iktidarla arasında görüş ayrılığı var. Ancak onu asıl kahreden şey, millî şairi olduğu ülkesinin kendisi hakkında başlattığı “İrtica 906” kodlu takiptir. Dedem bu takip raporlarında ne yazıldığını hiçbir zaman öğrenemedi, ama tahmin ediyordu ve üzülüyordu. Bu raporlama öyle bir hal almıştır ki, vefatının 50. yıl dönümünde El-Ezher Üniversitesi’nin ders verdiği sınıfında bir anma tören yapılmak isteniyor, fakat oradaki Türk elçiliği bu faaliyete izin vermiyor.

‘Dedemin Mısır’a gitmeye mecbur bırakılması bir bakıma bütün ailesinin de cezalandırılmasıdır’, dediniz. Aile neler yaşadı? “

Aile darmadağın oldu. Olumsuz ne varsa ailenin başına geldi. Kısmen bu kitapta yazdım. Oradan okuyabilirsiniz. Acıların en büyüğünü ise Mehmet Âkif’in büyük oğlu, yani dayım Emin yaşadı.

Dedem Mısır’dayken, 1934 yılında, Emin dayımı askerliğini yapmak üzere Türkiye’ye gönderir. Dayım, Kırklareli’nde askerliğini yaparken, arkadaşlarına Kur’ân öğretiyor, anlamını açıklıyor. Dayımın bu davranışı irtica olarak görülmüş ve maalesef Divan-ı Harb’e verilerek tutuklanmış. Bu durum onu derinden etkilemiş. Daha sonra hapiste beraber bulunan çavuş arkadaşıyla beraber cezaevinden firar ederek İstanbul’a, oradan da gemiyle Mersin’e kaçmış. Mersin’den yaya olarak Antakya’ya giderken, kimliksiz oldukları için, jandarmalar tarafından yakalanarak Kırıkhan’a göndermişler.

Bütün bu olup bitenden kimsenin haberi yok. Bunların hepsini satır satır yazmak isterdim. Ama şöyle söyleyeyim. Emin dayımın hazin sonunu hazırlayan olay burada başlıyor. Dedem 2 yıl, dayımdan haber alamıyor. Yakın arkadaşı Eşref Edip’e mektup yazarak, Emin dayımın durumunu soruyor. O da dayımla ilgili durumu yazıyor. Bu mektuplar daha sonra elimize geçti. Bu sayede Emin dayımla ilgili, dedemin hislerini öğrenmiş oluyoruz. O mektupta, bir babanın çığlıklarını, feryadını okuyoruz aslında. Mektubunda dedem, Emin dayımın hapisten firar etmesine içerlemiş, “Bizim namusumuzu rezil ettin, Allah canını alsın! Bari müddet-i mahkûmiyeti kısa olmasaydı da mahpustan cenazesi çıksaydı! Kuzum, bana bunu, niye yaptı. Sakın cezasını hafifletmek için çare aramaya katiyyen tevessül etmesin” diye cevap yazmış.

Emin dayımın hayatı tam bir çile. Askerden sonra iş bulamamış, Âkif’in oğlu olduğu için onun da başına gelmedik kalmıyor. İstanbul’da iş arayıp, “İngilizceyi, Arapçayı çok iyi bilirim, bana iş verin,” dediğinde kapılar yüzüne bir bir kapanıyor. Emin dayım ki çok genç yaşında Millî Mücadele’de dedemle birlikte cepheleri dolaşıp su dağıtmış, yangın söndürmüş, silâh ve at aramış ”Fatih’te dedemden kalma ahşap bir evi var yanıp kül oluyor. Tekrar ev yapmak istiyor belediye ruhsat vermiyor. Arsa olarak satmak istiyor engelleniyor. Evsiz kalıyor, Fatih Camii’nin avlusunda, sabahçı kahvehanelerde, bazen yalın ayak sokaklarda yatıp kalkıyor. Hastalanıyor sürekli kendisine morfin veriyorlar. Böylece vücudu uyuşturucuya bağımlı hale geliyor. Bir ara akıl hastanesinde kalıyor. 24 Ocak 1967 günü, İstanbul Tophane’de terk edilmiş bir kamyonetin karoserinin altında, yerde ölü bulunuyor. O günkü gazeteler, ölümü şöyle haber yapmışlar. Mehmet Emin Ersoy’un bir kalp krizi sonunda öldüğü anlaşılmış. Çok acı bir son.

VEDA

Merhum dedeniz, gurbette yakalandığı hastalığın tedavisi için ülkesine dönüyor, ancak tedavisi zor. Vefat ediyor. Devlet cenazeye sahip çıkmıyor. Ne dersiniz?

“Dedem ve dedem gibi hayatlarını vatan için feda etmiş nice isimleri daha hayattayken yalnızlaştıranlar, vefatını da sahiplenmez. Elbette yalnızlaştırmaya devam edecektir. Nitekim sahipsiz bir cenaze gibi odasından alınıyor. Hiçbir duyuru, ilân anons olmadığı halde kulaktan kulağa cenazenin Mehmet Âkif’e ait olduğu yayılınca binlerce insan çok kısa bir sürede toplanıyor. Bazıları cenazeye getirdiği Kâbe örtüsüyle ona değer atfediyor. Dedem bir anda halk kahramanı gibi 27 Aralık 1936 tarihinde defnediliyor.

Bu konuyla alâkalı Mithat Cemal Kuntay şunları yazıyor: Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. “Bir fukara cenazesi olmalı,” dedim. O anda Emin Efendi Lokantası’nın sahibi Mahir Usta, (bana göre bu kişi Türk milletinin kendisidir), elinde bir Bayrakla cenazeye koştu. Yine o anda yüzlerce genç üniversiteli peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına tabuta sardılar. Al sancaklı siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, üniversite gençliğinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu.

Yaklaşık on iki yıl bin bir zorlukla, gurbet, sürgün hayatı geçiren milletvekilliği yapmasına rağmen maaş bağlanmamıştır. Ölümünde bir bayrak bile çok görülünce, Âkif’in o dönemde yaşadığı ıztırabı anlayabiliyoruz. 

Cenazeye katıldığı için İstanbul Belediye Encümeni bir beyefendiye hakkında soruşturma açılıyor. O tarihte, Mustafa Kemal hayatta ve Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü ise başbakan. Ne feci günler… Oysa Mustafa Kemal, Millî Mücadele günlerinde, Mehmet Âkif için, “Âkif olmasaydı Millî Mücadele eksik kalırdı” diyordu. 

Selma Hanımla görüştükten sonra, gözlerindeki hüznünü sezebildim. Aile hep kıyıda, köşede sessiz yaşadılar, şimdi daha iyi anladım. Millî Şairimize en kalbi duâlarımızı gönderiyoruz. Mekânı Cennet olsun.

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyulayı da, er geç silecektir.

Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?

M. Âkif Ersoy

1. Önemli bir not: Selma Hanımın anlattıkları doğru, ancak Bediüzzaman’la M. Âkif’in Lübnan çöllerinde buluşması, Tarihçe-i Hayat’ta böyle bir bilgi geçmiyor. Bu bilgiyi Cemal Kutay’ın, “Necid Çölleri’nde” adlı kitabından aldığını söyledi.

Okunma Sayısı: 1892
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ömer Türken

    24.8.2019 10:10:28

    Bizlere tarihimizi aktaracak, birinci ağız niteliğindeki kişilerin anlatabilecekleri neler varsa hepsi öğrenilmeli, esasen bu kişiler tarih koridorunu aydınlatan ışık gibidirler. Dinlersek bu ışıkları yakabiliriz, dinlemez yüz çevirirsek koridorun o kısmı karanlık veya loş kalabilir. Güzel bir çalışma olmuş severek okudum. Teşekkür ediyorum. Bir de temennim daha berrak bir tarih için bu tarz çalışmalarınızın kapsamlı bir bir şekilde devam etmesidir.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı