"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gavs-ı A'zam ve Risale-i Nur ile münasebeti

Prof. Dr. İlyas Üzüm
05 Temmuz 2023, Çarşamba
Yerde iken Arş-ı A’zam’ı ve İsrafil’in azametli heykelini temaşa eden Gavs-ı A'zam ve Risale-i Nur ile münasebeti

GÖRÜŞ: Prof. Dr. İlyas Üzüm
[email protected]

Arılardan karıncalara kadar toplum halinde yaşayan canlılar dünyasındaki “rehberlik” insan topluluklarında “nübüvvet,” diğer bir ifadeyle “peygamberlik” olarak kendisini göstermiştir. Bu bağlamda insanlık tarihi kitleleri hayra kılavuzlayan “peygamberler tarihi” olarak akıp gelmiş, son peygamber Hz. Muhammed (asm)’dan sonra aynı hakikat onun vârisleri anlamında “alimler” vasıtasıyla devam etmiştir. Alimler -İslamî ilimler merkeze alınarak ifade etmek gerekirse-, söz gelimi, tefsir ilmi açısından müfessirler, hadis ilmi açısından muhaddisler, fıkıh ilmi açısından müçtehitler ve fakihler, kelâm ilmi açısından mütekellimûn veya ilm-i usûliddin alimleri, küllî irşat ve ıslah alanı açısından mücedditler… diye anılan kimseler tarafından yürütülmüştür. İslam’ın zâhirî yönü ile beraber derûnî yönüne yoğunlaşan tasavvuf ilmi de nübüvvetle gelen hakikatlerin tebliğ ve taliminde öne çıkan şahsiyetleri kendi terminolojisi içinde farklı bir hiyerarşiye tabi tutarak şeyh, halife, mürşit, kutup, kutbu’l-aktâb, gavs, gavs-ı a’zam gibi tabirlerle anmıştır.

Farklı tasavvuf ekollerine göre

 Tasavvufî bir ıstılah olarak “gavs” kelimesi “kutub” (çoğulu aktâb) kelimesi ile iç içe bir anlam taşımaktadır. Sözlükte “değirmenin mili” anlamına gelen kutup ıstılahta “en büyük veli, veliler topluluğunun başı” demek olup “kendisinden yardım istenilen” anlamında “gavs” terimi ile eş anlamlıdır. Daha açık ifadeyle “gavs” tabiri “velayet yolunda kat ettiği mesafeden dolayı Allah’ın kendisine ilahî yardımın gelmesi açısından ‘vesilelik’ bahşettiği, bu bakımdan da insanların mecburiyet anında ihtiyaç duyup dua ve himmet talep ettikleri büyük kutup” anlamına gelmektedir1. Farklı tasavvuf ekollerine göre kutub ve gavs kelimeleri ile bunların mastarını ifade eden “kutbiyet” ve “gavsiyet” konusundaki kullanımları ne olursa olsun, bizim burada temas etmek istediğimiz konu gavs, gavs-ı a’zam, gavs-ı sekaleyn gibi unvanlarla anılan Abdülkadir-i Geylânî’ye atıf yapıp onun Bediüzzaman ve Risale-i Nur’la manevi münasebetine dair bazı noktaları paylaşma denemesinde bulunmaktır.

Şefkat Tokatları Risalesi

 Bediüzzaman Risale-i Nur’da bazen Gavs, bazen Gavs-ı A’zam, bazen Şeyh-i Geylânî, bazen Seyyid Geylânî gibi isim ve unvanlarla Abdülkadir-i Geylânî’ye atıflarda bulunmaktadır. Bu atıflardan bazılarına -meal veya kısmen nakil olarak- şöyle işaret edilebilir: a) Gavs-ı A’zam’ın ism-i a’zamı “ya Hayy”’dır2; b) Resul-i Ekrem (asm)’ın Hz. İmam-ı Hasan’ı kucağına alıp başını öpmesinde, onun neslinden gelip Gavs-ı A’zam olan Şeyh Geylânî gibi çok mehdi misal şahısların payı vardır; evet onun (asm) Hz. Hasan’ın başını öpmesinde Şâh-ı Geylânî’nin büyük bir hissesi söz konusudur3; c) Resulullah’ın (asm) nübüvvetinin delillerinden birisi de “Eğer perde-i gayb açılsa imanım ziyadeleşmeyecek” diyen İmam-ı Ali (ra) ve yerde iken Arş-ı A’zam’ı ve İsrafil’in azametli heykelini temaşa eden Gavs-ı A’zam (ks) gibi keskin nazar, gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azimedir4; d) “Gavs-ı A’zam gibi ölümünden sonra hayat-ı Hızıriyye’ye yakın bir nevi hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususi ism-i a’zamı ‘yâ Hayy’ olduğundan sair ehl-i kuburdan daha fazla hayata mazhardır”5; e) Ben hakikat dersimi, “Üveysî bir yolla doğrudan doğruya Gavs-ı A’zam’dan (ks) ve Zeynelabidin (ra) ve Hasan (ra) ve Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den almışım”6; f) Şefkat Tokatları Risalesinde anlatılanlar, bir bakıma “Hizmet-i Kur’aniye’nin bir silsile-i kerameti ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i ilahî ile nezaret eden ve himmet ve duasıyla yardım eden Gavs-ı A’zam’ın bir nevi kerametidir7; g) “Hz. Ali (ra), o mucizevari kerametiyle ve Hz. Gavs-ı A’zam (ks) o harika keramet-i gaybiyesiyle sizlere bu sırr-ı ihlasa binaen iltifat ediyorlar”8; i) Eski Said bir halaskar ararken yolların farklı olduğunu görüp tereddüt içindeyken Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’nin bir eseriyle tefeül ettim, kitap çok şiddetli idi, kendimi ona muhatap ederek okudum, fakat bitiremeden dolaba koydum. Sonra “ameliyat-ı şifakaraneden gelen acılar gitti, o üstadımın kitabının tamamını okudum, çok istifade ve istifaze ettim”9; g) Şeyh-i Geylânî meşhur bir kasidesinin son kısmında “hizmet-i Kur’aniye’ye nazarı celbetmek ve o hizmet-i Kur’aniye ahir zamanda dağ gibi büyük bir hadise olduğuna işaret için bir müridinin şahsında hem isim olarak hem makam-ı cifrisine uygun şekilde Risale-i Nur’un müellifine kısmen işaret ederek, kısmen sarahate yakın ifadeler kullanarak kutsî bir keramet izhar etmiştir10.

Risale-i Nur’un ahir zamandaki hizmeti

 Görüldüğü gibi bir kısmını alıntıladığımız veya işaret ettiğimiz bu atıflarda Bediüzzaman Gavs-ı A’zam’ın Resul-i Ekrem (asm)’ın Hz. Hasan’a olan muhabbetinde payı olduğu, kendisinin hakikat dersini aldığı üstadlarından birisi olduğu, ism-i a’zam’ının Allah’ın “Hayy” ismi olup ölümünden sonra farklı bir ruhanî hayata sahip olduğu… gibi yönlerine işaret etmiştir. Aynı zamanda onun Risale-i Nur hizmetleriyle yakından ilgilenip müjde verdiği, bir tür nâzırlık yapıp himmette bulunduğu, Risale-i Nur talebelerine ihlaslarına binaen iltifat ettiği, ayrıca meşhur kasidesiyle harika bir keramet serdederek Risale-i Nur’un ahir zamandaki hizmetinin önemine dikkat çektiği gibi hususlara değinmiştir. 

Abdülkadir-i Geylânî’nin hayatı

Tabakat kitaplarında ve kendisiyle ilgili yapılan monografik çalışmalarda ortaya konulduğu üzere Abdülkadir-i Geylânî nesebi itibariyle hem anne, hem baba tarafından Resulullah’a bağlanan seyyid bir aileye mensup olup Cîlan’da (Türkçe’de Gilan) doğmuştur. XI. yüzyılın son çeyreği ile XII. yüzyılda (1077-1166) yaşamıştır. Küçük yaşta, o günün ilim merkezi olan Bağdat’a gitmiş, temel İslamî ilimleri tahsil etmiştir. Daha sonra uzun bir dönem inzivaya çekilmiş, manevi hallere mazhar olmuş, ardından tasavvufa intisap edip zâhir ilimler ile bâtın ilimleri birleştirerek ders ve sohbetleriyle halkı irşada yönelmiştir. Bu iki yönlü derinlikli sohbetleri insanları etkilemiş, başlangıçta derslerini az sayıda insan takip ederken çok geçmeden sayı on binleri aşmıştır. Küçük yaştan itibaren “sıdk”tan ayrılmayan, Kur’an ve hadisleri literal boyutu ile ilgili olduğu kadar “hakikat”i ile de derinden kavrayıp hayatına yansıtan Geylânî, -ilahî ihsan eseri- birçok keramete nail olmuş, bir taraftan eserler telif ederken bir taraftan da -daha sonra kendi ismine izafetle Kadirîlik diye anılacak olan- tasavvufî yapının temellerini atmıştır. Dokuz asra yakın zamandır hem eserleri, hem de oluşturduğu şahs-ı manevi ile milyonların iman ve salahına katkı yapmış ve yapmaya devam etmektedir11.

ÜSTADIN GEYLANîYE YAPTIĞI ATIFLAR

 Bediüzzaman’ın, -yukarıda bir kısmına işaret edilen- Geylânî’ye yaptığı atıfları, Geylânî’nin günümüze intikal eden ve bir kısmı dilimize de tercüme edilmiş olan eserleri ışığında değerlendirildiğinde, müstakil kitaplara konu olacak çok önemli çağrışımlara ulaşılmaktadır. Burada yazının hacmini zorlamadan birkaçına şöyle işaret edilebilir: a) Hakikat ilmi. Genel anlamda “varlığın anlamı, ilahî vahyin özü, peygamberlerin getirdiği mesajların aslı olan “uluhiyet” ve “uluhiyetle ilgili iman, salahat, ihlas, adalet gibi gerçekler” diye tanımlanabilecek olan hakikat ilmi Geylânî’nin eserlerinde güçlü bir şekilde işlenmiştir. O, özellikle Fütûhu’l-gayb, el-Fethü’r-Rabbânî ve Sırru’l-esrâr gibi kitaplarında uluhiyet ve uluhiyetin esrarına ait bilgileri Kur’an, sünnet ve insanın kalp aynasına yansıyan yönleriyle açıklamış, ayrıca namaz oruç, zekat ve hac gibi temel ibadetleri de sadece fıkhî boyutuyla değil, “hakikat”e bakan yönleriyle doyurucu şekilde izah etmiştir12. Bu açıdan Risale-i Nur’a bakıldığında, Risaleler de baştan başa “hakikat dersi veren kaynak” olmakla beraber, -yaşanan zamanın şartları dolayısıyla- tevhid, vahdaniyet, ehadiyet, esma-sıfat-Zât ilişkisi gibi konuları hem hacim, hem derinlik olarak daha fazla işlemiş, vahyin yanında fiziki alemin şahitliğine daha fazla yer vermiş, akıl-kalp dengesini daha ziyade gözeterek temellendirme cihetine gitmiştir.

İlahî bir isim

  b) İsm-i a’zam ve “Hayy” ismi. İsm-i a’zam genel mânâda “bir velinin veya salih kimsenin hususi durumuna bağlı olarak daha ağırlıklı ve daha parlak olarak tecelli eden ilahî isim” olarak tanımlanabilir. Bediüzzaman’a göre Geylânî’nin ism-i a’zamı “Hayy”dır. Hay, “Allah’ın ezeli ve ebedi olarak, kendine mahsus ‘hayat’iyetini ifade eden” bir isimdir. Bütün canlılar hayatiyetini Onun “Hayy” isminin tecellisine borçludur. Öyle anlaşılıyor ki Geylânî bu ismin mazharı olarak vefatından sonra da Allah’ın ona verdiği ihsan çerçevesinde, Hz. Hızır’ın hayatına benzer bir vaziyete nail olup çeşitli tasarruflarda bulunmuş ve bulunmaktadır. Altı çizilmelidir ki burada ehl-i zahirin kısır anlayışının aksine yardım ya da medet Geylânî’nin fiili değil, Allah’ın fiilidir. Tıpkı meyveyi ağacın değil, Allah’ın vermesi gibi. Bu vesile ile burada şu çağrışımı da paylaşmak mümkündür: Otuzuncu Lem’a’nın ahirindeki salavatta işaret edildiği üzere Bediüzzaman’ın mazhar olduğu ism-i a’zam, içinde “Hayy” isminin de bulunduğu “Allah, Rahman, Rahim, Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” olduğuna göre onun da vefatından sonra bir nevi tasarrufu bulunduğu, mesela her an Risale okuyan insanları fiilen irşat ettiği ve irşat etmeye devam ettiği bunun bir tezahürü olarak değerlendirilebilir.

Arşı müşahede etmek

 c) Arş-ı A’zam’ı ve İsrafil’in azametli heykelini temaşa etmek. Tasavvufî eserlerinde iman ve hakikat yolcusunun ulaşabileceği ve perdelerin azalacağı üst mertebelere değinen Geylânî, bu mertebelere ulaşan insanların dünyada iken Arşı müşahede etmek, melekleri görmek, ruhanileri fark edip seslerini işitmek gibi mazhariyetlere nail olabileceğini ifade etmiştir13. Anlaşılıyor ki nazari malumat değil, bizatihi yaşadığını anlatan Geylânî bu sırlara ermiş, Bediüzzaman’ın ifadesiyle yerde iken Arş-ı A’zam’ı ve İsrafil’in azametli heykelini temaşa etmiştir. Burada akla gelen çağrışımlardan birisi şudur ki, aynı kaynaktan yani Kur’an’dan hakikat dersi alan Bediüzzaman da -yine yaşanan zamanın ilcaatına uygun olarak- gerek Arş-ı A’zam’ı, gerekse melekleri o kadar harika şekilde temellendirmiştir ki, Risale-i Nur’da, ilgili derslere nüfuz eden bir kimse, -elbette nüfuzu oranında- “kün-feyekûn” tezgahında her şeyde emr-i ilahinin arşını aklen görebileceği gibi ilahî fiillerin “nâzırı ve mümessili, tekvînî şeriatın mütemessili ve mütemessiki olan melekleri” yine aklî olarak vazife başında görebilir. Söz gelimi amellerin kayda alınmasında kirâmen kâtibîn meleklerini, ilhamâtın arkasında Cebrail’i görüp onun hamd ve tesbihini manen duyabilir.

Gaybî bir keramet ortaya koydu

 d) Kerâmet-i Gaybiye. Abdülkadir-i Geylânî iki sayfalık meşhur kasidesinin son kısımlarında bir müridi üzerinden Bediüzzaman’ın ismi olan “Said” kelimesini de kullanarak hem lafız ve mânâ, hem de makam-ı ebcedisine uygun olacak şekilde Risale-i Nur müellifine işaret edip irşatta bulunmuş, böylece gaybî bir keramet ortaya koymuştur14. Bediüzzaman’ın ifadesiyle- bu, kendisinin şahsından dolayı değil, hizmet-i Kur’aniyeye dikkat çekmek, bunun ahir zamanda dağ gibi büyük bir hadise olduğuna işaret etmek içindir. Burada şunu hatırlamak gerekir ki, Ehl-i sünnet inancında keramet haktır. Diğer kerametler gibi gayba ait haber vermek de Allah’ın ihsanı ve ikramıdır. Nitekim “O gaybı bilendir, seçip razı olduğu resuller müstesna, kimseye gaybı bildirmez” (Cin 72/26-27) ayeti risaletle gelen mesajlara hizmet etmek isteyen kimselere bazı gaybî pencereler açılabileceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla hayatını ilmi, takvası, zühdü, duası ve gayreti ile nebevî hakikatlere hizmete adayan Geylânî’ye Cenab-ı Hakkın, ahir zamanda, çok zor şartlarda aynı hizmeti deruhte edecek bir şahs-ı maneviye ve onun mümessiline beşarette bulunması aklın zorlanacağı bir husus değildir. Kaldı ki Bediüzzaman’ın ifade ettiği üzere, günümüzde mesafe söz konusu olmaksızın telsiz, telefon vs. gibi iletişim araçlarıyla haberleşmek mümkün olduğu gibi hakikat ehli insanlar için ilahî ihsan çerçevesinde manevi telsiz ve teleskopların verilmesi imkansız değildir. Öte yandan fiili olarak da Bediüzzaman, Risale-i Nur eserleri ve Risale-i Nur şahs-ı manevisi ile, ahir zaman fitneleriyle mücadele etmiş ve mücadeleye devam etmektedir. 

Bediüzzaman’ın çağrısı

Yazıyı, Bediüzzaman’ın Gavs-ı A’zam’a atıf yaptığı yerde zikrettiği şu çağrısı ile bitirelim: “Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccüh ve duasına mazhar kardeşlerim! Şu Üstadımız, bizi istikbalde adem zulümatı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mâzide mevcud ve nur perdeleri içinde üstadımızı ve üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü’l-âlemin Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinad etmemek lâyık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimad edip ve emirlerine bilâ kayd ü şart itâat etmeliyiz15.”

Dipnotlar:

1 Bk. Abdürrezzâk Kâşânî, Istılâhâtü’s-sûfiyye (Kahire 1413/1992), “kutub”, “gavs” md.; Zafer Erginli ve dğr., Metinlerle Tasvvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2006, “gavs”, “kutub” md.

2 Lem’alar (İstanbul 2020, Yeni Asya Neşriyat [YAN], s. 382

3 Lem’alar, s. 22.

4 Şualar (İstanbul 2020, YAN), s. 119.

5 Barla Lahikası, Mektup no: 261.

6 Emirdağ Lahikası, Mektup no: 37.

7 Lem’alar, s. 51.

8 Lem’alar, 180.

9 Mektubat (İstanbul 2020, YAN), s. 345. Müellifin Fütûhu’l-gayb olarak zikrettiği bu kitap, muhtemelen el-Fethu’r-Rabbânî ile müşterek baskısı dolayısıyla bu adla verilmiş olup, ayrı değerlendirildiğinde söz konusu nakil el-Fethu’r-Rabbânî’nin 62. dersinde yer almaktadır.

10 Sikke-i Tasdik-i Gaybî (İstanbul 2020, YAN), s. 137 vd. 

11 Abdülmunim el-Hıfnî, el-Mevsûatü’s-sûfiyye (Kahire 1424/2003), s. 136-141.

12 Mesela bk. Sırru’l-esrâr (nşr Halid Muhammed-Muhammed Gassân), Dimaşk 1415/1994, s. 102 vd.

13 Mesela bk. İlahi Armağan (el-Fethu’r-Rabbânî), trc. Abdülkâdir Akçiçek, İstanbul 2000, s. 362, 429, 476.

14 Kasidenin tam metni için bk. Ziyaeddin Gümüşhânevî, Mecmuatü’l-ahzâb (İstanbul 1311), I, 560-562.

15 Sikke-i Tasdik-i Gaybî (İstanbul 2020, YAN), s. 145.

Okunma Sayısı: 5462
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • HÇeşitcioğlu

    5.7.2023 14:18:36

    Said Nursi' nin "ilhamâtının arkasında Cebrail’i görüp onun hamd ve tesbihini manen duyabilir." Risale-i Nur büyük ekseriyetle; tuluat sünuhat isthracı Kur'ani ihtarat ve az miktarda ilhamdır. Aziz hocam bu konuda bir yazınızı istirham ediyor ve sağlıkla yazmaya devam edin diyorum.

  • Abdullah Tunç

    5.7.2023 10:31:32

    Bediüzzaman,Şah-ı Geylani (ks),İmam-ı Ali(r.a) ve Fahr-i Alem Muhammed ASM) Efendimiz'in (asm) teveccühüne, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Kur'anın işari manalarına; cifir hesabı ile ve manaca mazhar iken, bu zatı bırakıp başka zatlara yönelmek, bağlanmak ve tarzlarını benimsemek kâr-ı akıl mıdır? Bu metin Cadde-i Kübra-i Kur'aniye den sapmak,başka dini ve siyasi liderlerin peşinden gitmek nasıl izah edilir? Bunun akli,ilmi ve mantiki bir açıklaması var mıdır?

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı