Osmanlı’da Ramazan ayı gelmeden hummalı bir şekilde hazırlıklar yapılırdı. Sarayın temizliği, ince kiler ve kalın kiler hazırlıkları itina ile yapılır, kilerler Ramazana özel yiyecekler ile donatılırdı. Ramazan ayı mü’minlere iman aşısı yapan mübarek bir ay olduğu için, halk olsun, saray erkânı olsun, ellerinden geldikçe dünya işlerinden ellerini eteklerini çekerler, kendilerini mübarek Ramazanın manevî ruhaniyetine bırakarak, ibadet ve tâat ile geçirirlerdi.
Osmanlı’da devlet erkânı da Ramazan ayında normal program uygulanmaz, özel bir gündem takip ederlerdi. Devlet işleri bu kutsal ayda normal seyrini takip etmezdi. Bir zaman başbakan Hüseyin Hilmi Paşa “Oruç kafa ile birbirimizle tartışırız“ diyerek; Bakanlar kurulunu iftardan sonraya almıştı. O zamanlar şimdiki gibi Ramazan sadece iftar ödevlerinden ibaret değildi. Ayrıca o aya has ilmî bir faaliyet yapılırdı. “Huzur Dersleri” adı verilen bu kültürel faaliyetin yapıldığı yer saray, şeref misafiri de padişahtı. II. Mustafa’dan itibaren devamlılık kazanan huzur derslerinde ikindiden sonra zamanın bilginleri, özel bir salonda toplanırlar, padişahın huzurunda ders yaparlardı. Padişah bu dersler sırasında tahta oturmaz, sıradan talebeler gibi minderde diz çökerdi. Önceleri Topkapı Sarayında yapılan dersler, daha sonra Yıldız Sarayında devam etmiştir. Bu dersler ikindiden sonra başlar, sadece bir hoca konuşmaz, karşılıklı soru-cevap şeklinde bir usûl ile takip edilirdi.
Sultanların Ramazan’da bir diğer özel günleri vardı ki, ona da Hırka-i Saadet ziyareti denilirdi. Topkapı Sarayının Mukaddes Emanetler bölümünde bulunan Peygamberimizin (asm) hırkası, padişah ve hanedân üyeleri başta olmak üzere bütün devlet ileri gelenlerince ziyaret edilirdi. Her sene Ramazanın on beşinci gününde yapılan bu ziyaret vesilesiyle namaz Ayasofya Camii’nde kılınır, iftar da Topkapı Sarayı’nın Haliç’e bakan iftariye kasrında yapılırdı.
Sadrazam da Kadir gecelerinde aynı programı izleyerek Ayasofya Camii’ne giderdi. Sultan II. Abdülhamid ise Yıldız Sarayında iftar dâvetleri vermesi ile ön plana çıkardı. Bu iftarlara din adamları, bürokratlar, yabancı devlet temsilcileri, hatta patrikler bile davet edilirdi. Ama en çok heyecan duyanlar yüksekokul talebeleriydi. Çünkü onlara ”diş kirası” denilen paralar ödenirdi.
Padişahın dışarıya iftara gitmesi pek vaki olmazdı. Sadece Sultan Abdülaziz’in methini çok duyduğu Yusuf Kâmil Paşa’nın yemeklerini tatmak için, konağına, hem de haber vermeden gidivermişti. Zamanında zenginliği ve cömertliği ile tanınan Paşa, alnının akıyla o iftardan çıkmıştı.
19. asrın başlarında devrin şeyhülislâmı Dürrizade Abdullah Efendi Üsküdar’da bir konakta otururdu. Dürrizade kibar ve çok zengin bir zattı. Bunu II. Mahmud da duymuş ve bir Ramazan gününde habersizce Şeyhülislâma iftara gitmeye karar vermişti. Üsküdar’a geçip ikindi namazını Mihribah Sultan Camii’nde kıldı ve namazdan sonra iskele civarındaki karakolda istirahate çekilip, vükela ve ricalden mürekkeb kalabalık bir heyet, Padişahın emriyle (Rikab Merasimi) gibi Doğancılara doğru yürümeye başladılar. Bütün bu kalabalığın Dürrizade’nin Konağına doğru geldiğini gören Kethüda Efendi büyük bir telâşla efendisine koşup, padişahın, vezirleriyle birlikte gelmekte olduğunu haber verdi. Dürrizade sakin bir sesle “Efendi ne telâş ediyorsun hareme haber gönder, harem tablalarından bir iki tanesini dışarıya versinler, benim yemeğimi de efendimize takdim ediniz” dedi ve gelenleri büyük bir sevinçle karşıladı. II. Mahmud ayrı bir salonda Dürrizade ile iftar etti. Yemekler çok nefis ve bilhassa yemeklerin geldiği kaplar fevkalâde kıymetli ve zarifti. O sırada pilavla gelen hoşaf kâsesini diğer kâse ve tabaklar kadar güzel bulmayan Padişah bunun sebebini sordu. Dürrizade de “Hoşafın lezzetini bozmasın, diye buz parçalarını hoşafın içine attırmıyorum da manzuru şahaneleri olduğu gibi kâseleri buzdan yaptırıp hoşafı onun içine koyduruyorum” demişti. Padişah bu iftar hikâyesini yakınlarına anlatırken, bu buzdan kâseyi “kendiliğimden bilemediğime çok utandım” demiş. O gün II. Mahmud, Dürrizadeye “Sizin aşçı pek iyi, isterseniz bizim aşçı ile değiştirelim” diye iltifatta bulunmuştu. Bu ziyaretten sonra Dürrizade’nin ismi ne vakit geçerse “Kibar adamdır” diye anarmış.
O zamanlarda iftarlar bir başkaydı. Ramazan imamları, müezzinleri kiralanır, Ramazanın ilkinden sonuna kadar davetler yapılırdı. Devlette kapı açıktır, çağırmak ayıptı, gelen yer. Her akşam tepsilerde peyniri, reçeli, zeytini sıra sıra dizilir, orta yerde kapaklı ufak kâselerle çorba konur, bir ufak dilim pide, bir iki dilim has ekmek, ufak parçalı simit ve yağlı çörek konurdu. Daha sonra diğer yemekler sırayla ikram olunurdu. Yemekten sonra akşam namazı kılınıp, salona geçilip kahve içilirdi. Teravih vaktine kadar muhabbet edilir, daha sonra cemaatle teravih namazı kılınırdı.
O zamanlarda sadece iftar ya da düğün sofralarında 20-30 çeşit yemek saymak mümkündü. Çatal kullanılmaz, susak denilen tahta kaşıklarla yemek yenirdi. Tahta kaşıkların her biri bir avuç içi kadardır. Bu ”Bolluk, bereket, cömertlik” işaretiydi. Bu sofralarda aşıklar beyitler okurdu. Bir iki örnek verirsek;
Ya eyyühel zerde
Pilav derman imiş derde
Eline geçtiği yerde
Ha kaşukla ha kaşukla
Ya eyyühel molla
Kavuğu camiye yolla
Sergende bir tabak helva
Ha kaşukla ha kaşukla