Kalplerimiz, yaratılış ve varoluş emrini Hâlık-ı Rahîm’imizden aldıktan sonra hayatiyetini devam ettirmekte ve vücut bulmaktadır.
Ancak ve ancak Yaratıcısını zikretmekte, tesbih etmekte ve tahmid etmekte huzur bulmuş; sürur ve saadet içerisine girmiştir…
Gözlerimiz, görmeyi bilen ve yaratan Rabbimizin bir hediyesidir. Biz bu gözlerle yalnızca sevdiğimiz, hoşumuza giden ve nefsimize sevimli gelen şeylere değil; gözümüzün Yaratıcısının bak dediklerine, gör dediklerine nazar etmeli ve bunu lezzetli, hazlı bir tefekkür içerisinde yapabilmeliyiz…
Aklımız ise akıllı olmanın kıymetini, aklın değerini ve onun hakiki vazifesini; aklı bize veren, kuvvet ve kudret sahibi Rabbimizin bildirdiği tercih ve ölçüler doğrultusunda kullanabilmelidir. Aklın her hâlinin üstünde kudretli bir akıl ve mutlak bir irade bulunduğu idraki içerisinde olmalıyız… Akıllı insan, aklını kendisine veren Zât’ın yolunda kullanabilen insandır… Bunun dışında kalan her tercih ve yol, neticede akılsızlığa çıkar…
Yaratılışımızın ilk incisi ve ebedî yoldaşımız olan ruhumuz ise daima, Yaradan’ına verdiği söz üzere O’nu tanımamızı ve O’na itaat etmemizi bekler… Ruhlarımız, eğer Yaratıcının istediği şekilde bir ubudiyet ve itaat içerisinde bulunabilirse her zaman mesrur, her zaman huzurlu ve saadet içerisinde olur…
Kalplerimizi, aklımızı, gözümüzü ve ruhumuzu sırat-ı müstakim üzere tahkim ve tanzim edecek olan ubudiyet yoluna girebilirsek diğer bütün organlarımız da onlara uyacak ve mutmain olmuş bir şekilde vazifelerini yerine getirecektir…
Bizlere bir ihsan ve hediye olarak verilen bütün uzuvlarımızın ve organlarımızın vazifelerini tahkikî iman ile donatıp onları ihtimam ve dikkatle muhafaza edebilirsek; bütün hâl ve hareketlerimizle Yaratıcının istediği yolda bulunmuş oluruz…
Bizlere bu vücut nimetini, hamd etme ve şükretme fırsatını veren Rabbimize ne kadar teşekkür etsek, ne kadar zikir ve tesbihte bulunsak yine de azdır…