Daha önce boykot meselesini ele almış, bu çağın tepkilerinin nasıl şekil değiştirdiğine temas etmiştik. Ancak görünen o ki, bu konu kapanmıyor; aksine her yeni gündemle birlikte yeniden önümüze geliyor.
“Boykot” kelimesi, modern bir slogan ya da sosyal medya çağrısı olarak ortaya çıkmış değildir. 19. yüzyılda, İrlanda’da Charles Boycott isimli bir toprak yöneticisine karşı halkın onunla her türlü ilişkiyi kesmesiyle doğmuştur. Kimse ondan alışveriş yapmamış, kimse onunla çalışmamış, hatta selâm dahi vermemiştir. Zamanla bu tavır, bir protesto yöntemi olarak isimleşmiş ve “boykot” kelimesi bugünkü anlamını kazanmıştır. Yani boykot, özünde topluca mesafe koymayı ve ilişkiyi kesmeyi ifade eder.
Bugün ise bu kelime çok daha hızlı, çok daha sathî bir şekilde dolaşıma giriyor. Bir haber görüyoruz, birkaç saat içinde “alınmayacaklar” listeleri hazırlanıyor. Sokağa çıkmadan, bedel ödemeden, cüzdanımızla konuştuğumuzu düşünüyoruz.
Asıl soru belki de şudur: Boykot, bizim için kalıcı bir ilke mi, yoksa anlık bir rahatlama aracı mı? Çünkü Risale-i Nur’un insana kazandırmaya çalıştığı bakış, günü kurtaran reflekslerden ziyade, hayatın bütününe yayılan bir ahlâk anlayışıdır.
Bugün yapılan boykotların bir kısmı, insanı hızlıca tatmin eden bir vicdan tesellisine dönüşebiliyor. Zulme karşı daha derin bir muhasebe yapmadan, raftan bir ürünü almamakla “bir şey yapmış olma” hissi oluşuyor. Oysa bu his geçici. Birkaç gün sonra indirim tabelasıyla, alışkanlıklarla ya da unutkanlıkla kolayca dağılıyor. İşte tam da bu noktada durup düşünmek gerekiyor: Biz gerçekten neye itiraz ediyoruz?
Dahası, bazı boykot çağrıları farkında olmadan yeni kırılmalara yol açabiliyor. Aynı ürünü kullanan insanları hedefe koymak, niyetleri sorgulamak, kardeşlik hukukunu zedeleyen bir dile kapı aralayabiliyor. Oysa Nur talebesinin duruşu, kırıcı ve dışlayıcı bir tavırdan ziyade, ölçülü ve ıslah edici olmayı gerektirir. Tepki gösterirken adaleti, doğruluk ararken merhameti kaybetmemek gerekir.
Belki de meseleyi şu soruyla yeniden ele almak daha isabetlidir: Bir Nurcu için asıl mesele, “neye karşı çıktığı” değil, “nasıl bir hayat yaşadığı” değil midir?
Helâl kazanca dikkat etmek, israfı terk etmek, ihtiyacın ötesine geçmemek, mümkün olduğunca yerli ve faydalı olanı tercih etmek… Bunlar gündeme göre değişmeyen, sessiz, ama derin bir duruştur. Sosyal medyada paylaşılmasa da devam eden, alkış beklemeyen bir tavırdır.
Eğer boykot, bu şuurun bir parçası hâline geliyorsa; tutarlıysa, süreklilik arz ediyorsa ve bir ahlâk zeminine oturuyorsa elbette anlamlıdır. Ancak sadece hissî dalgalarla başlayıp kısa sürede unutulan bir tepki biçimi, Risale-i Nur’un inşa etmeye çalıştığı örnekle örtüşmez.
Netice itibarıyla bir Nurcu, zulme bigâne kalamaz; fakat tepkisini savrulmaya da dönüştürmez. Mesele sadece karşı çıkmak değil, o karşı çıkışın hayatın geneline nasıl yansıdığıdır. Çünkü hakikî duruş, paylaşımlarda değil; tercihlerde, alışkanlıklarda ve istikrarda kendini gösterir.
Ve belki de en önemlisi şudur: Boykot bir fiilî dua ise, o duanın kıymeti; niyetin samimiyetinde gizlidir, Vesselâm...