Barla’da 100. Yıl Programı
Eylül ayının birinci Pazar günü Barla’dayız. Barla’da, Üstadın Barla’ya gelişinin 100. Yılı anısına düzenlenen programdayız.
Kimler yoktu ki... Ülkemizin dört bir yanından Yeni Asya okuyucuları oradaydı. Üstadı adına, Üstadını terennüm ettiler bir kez daha. Üstadı Barla’da konuştuk, dinledik. Barla’da Bediüzzaman programlarına artık ihtiyaç var. Bunu gördük. Barlalılarla selamlaştık.
Barlalılar dost olmuşlar Bediüzzaman ile. Muhtarına kadar herkesi ilgili gördük.
Program ekibi üç gün öncesinden itibaren Barla’yı mekân tutmuş. Bütün hazırlıklar itina ile yapılmış.
Öncelikle Barla’da böyle bir anma program tertipleyen Uşaklı ve Denizlili ağabeylere sonsuz teşekkürler... Denizli maddî kaynak sağlamış, Uşak programı üstlenmiş. Çok da güzel olmuş. İki ilimizin ellerine sağlık!
Bu program elbette çok anlamlıydı. Çünkü Risale-i Nur’lar Barla’da yazılmıştı. Barla bu açıdan, Risale-i Nur’un naşir-i efkârı olma bakımından, ilk merkezdi. Program tertip ve düzeni fevkaladeydi. Önceden yemekler yendi. Ardından programa geçildi. Konuşma kürsüsünün hazırlanması, her misafire oturacak sandalyenin verilmesi, gölgelikli standların kurulması, program yönetimi, musiki programı fevkaladeydi.
Programı Mesut Karabacak sundu.
Yönetim Kurulu Başkanı Âdem Şahintürk açılış konuşmasını yaptı.
Edebiyatçı-yazar İslam Yaşar anlamlı bir konferans verdi.
Erdoğan Utangaç (Üstad ona Rıdvan adını koymuş) hatıralarını anlattı.
Dilruba Musiki Grubu ilâhî programı ile coşturdu.
Bütün program ilgiyle ve merakla izlendi.
Barla’da Bediüzzaman
Barla, Risale-i Nur okuma programlarının verimliliği açısından eşsiz bir canlı mekân. Canlı mekân; çünkü Risale-i Nur satır satır o topraklarda yazılmış, o topraklarda yaşanmış. Çınar ağacından Cennet Bahçesi’ne, Karakavak’tan Çam Dağı’na, Bağevinden Üstad’ın çeşitli tefekkür menzillerine ve mescitlerine, havasından suyuna, toprağından taşına, insanından kuşuna kadar Barla hâlâ taptaze, hâlâ sımsıcak, hâlâ buram buram Bediüzzaman kokuyor.
Risale-i Nur’u bütün canlılığı ile, bütün sıcaklığı ile, bütün zenginliği ile, bütün derinliği ile dem ve damarlarınıza işliyorsunuz. Selamlaştığınız her bir Barlalı da Bediüzzaman’dan bir iz, bir eser buluyorsunuz. O dağların, bağların, taşların, dikenlerin, kavak, katran, çam ve çınar ağaçlarının, gölgeliklerin nasıl iman ilmine birer kürsü olduklarını hayretle, hayranlıkla, ilgiyle görüyorsunuz.
Felsefe dünyasının bütün bâtıl tezlerini çürüten, kâinatın esrarını ilmek ilmek okuyan ve çözen, kâinat kitabını okunur birer fasiküle çeviren Bediüzzaman’ın hakikat dolu yüksek sedalarını dağından, taşından, toprağından duyuyorsunuz. Ve kâinat kitabının orta sayfalarından, iman ilminin semalarına doğru kanat açıyorsunuz.
Üstadı Seyrederdik
Yetmiş beşinde bir ihtiyar olan Barlalı Ramazan amca (Allah sağlık, sıhhat ve afiyet versin), bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Bediüzzaman Çamdağı’na gidip gelirken, ben beş altı yaşlarında bir çocuktum. Üstadın yolu üzerinde bir çoban evimiz vardı. Çobandık. Üstadı Çamdağı’na gidip gelirken görürdük. Üstadı uzaktan seyrederdim. Rahmetli babam Üstada çok hürmet ederdi.”
“Üstada süt yoğurt verir miydiniz?” diye sordum.
Ramazan amca dedi ki: “Bir defasında Üstada ayran ikram ettik. Üstad karşılığında yirmi beş kuruş verdi. Babam almadı. Ama Üstad, “Olmaz. Bu para berekettir, al” dedi.
Babam o zaman aldı ve o yirmi beş kuruşu hep sakladı. Hiç harcamadı.”