Hizmet ehliydi. İşinin eriydi. Kimseyle ters düşmezdi. Can dosttu. Arkadaş canlısıydı. Nur talebesiydi. Yayın hizmetinde sebatkârdı.
Hey gidi dünya hey! Hey gidi yalan dünya hey! Şimdi o, vatan-ı aslîsine gitti. Zaten de buna bir ömür inanmıştı, bunu bir ömür savunmuştu. Bu değerleri yayınlıyordu. Başka silahı yoktu. Tek silahı kitaplarıydı. Sadakatiydi. İstikametiydi. Sebatkârlığıydı. Dürüstlüğüydü. İşinin eri olmasıydı. O yabana gitmedi, biz yaban ellerde kaldık. O dosta gitti, ulaştı. Biz hâlâ yollardayız. Yürüyoruz. Koşuyoruz. Bilmiyorum, nereye koşuyoruz...
Bilmiyorum, hedef-i maksuda ulaşabilecek miyiz? Ama o ulaştı...
Neden Şimdi?
Abdullah Eraçıkbaş’tan bahsediyorum. Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeninden. Duydum ki, ölüm onu aramızdan, hizmetinden koparmış! Hiç hesapta olmadan... Ne zaman aldı, neden aldı, acelesi neydi?
Zaten ölünecek değil miydi? Ancak böyle, hizmetinin en aktif, en verimli olduğu bir zamanda neden? Ölüm birazcık daha sabredemez miydi? Gitmeseydi diyemem! Hepimiz gideceğiz! Eyvallah! Orası bizim ebedî istirahatgâhımız! “Gel dediler” mi, başka çaren kalmıyor! Olmaz diyemiyorsun! İpin ucu senin elinde değil! Ama… Ama neden şimdi? Erken gitmelere hep bozulurum!
Neden şimdi? Biraz daha gecikemez miydi? Verimli olduğu yıllarda müsaade olunamaz mıydı? O kalp krizine çare olunamaz mıydı?
Ölüm bıraksa, şu ahirzamanın karanlık sokaklarında biraz daha yol alacağız. Ama yok; ölüm var, değil mi?
İş Bize Düşüyor!
Değerli dostlar, bizler zamanı çok çarçur ediyoruz? Zaman için har vurup harman savuruyoruz! Sanki hep bize müsaade edecekmiş gibi! Sanki böyle bir sözleşmemiz varmış gibi! Görüyorsunuz, ölüm beklemiyor! Ölüm alıp bizden koparıp gidiyor! O aldığını, patır kütür kopardığını biliyor!
Ve işin enteresan tarafı, koparıp gittiğini artık dünyaya, aramıza bir daha vermiyor. Sonsuza dek aldığını alıyor. Biz ise arkasından bakakalıyoruz! Her şey geçmiş oluyor!
O zaman iş bize düşüyor! Ölüm gelmeden şu elimizdeki Risalelerin kıymetini bilelim! Dost olalım, kardeş olalım, birbirimizi incitmeyelim, birbirimize küsmeyelim, birbirimize kem söz söylemeyelim! Bakın işte, gidince gidiliyor. Bir daha dönülmüyor! Bir daha artık mahşerde, huzur-u İlâhîde görüşmek mümkün olabiliyor.
Bu yolun dönüşü yok! Bu yolun şakası yok! Bu yolun yalanı yok! Bu yolun geri geleni yok. Bu yolun pişmanlığı ise çok!
Çünkü hep o okuduğumuz Risaleler kafamıza vura vura bu yolun mutlaka geleceğini, uhuvvetten, kardeşlikten, tesanütten, birlik beraberlikten, kucaklaşmaktan, muhabbetten, sevgiden ayrılmamamız gerektiğinden bahsediyor. Bizi ikna ediyor.
“Tamam Üstadım!” diyoruz; ama dışarı çıkınca ne oluyorsa oluyor, bir birimizin kusurlarını aramaktan, bulmaktan ve yüzüne vurmaktan, düşman bellemekten canımız çıkıyor! Onu dost edinemiyoruz bir türlü! Hesabımız kitabımız var çünkü. Ölümü hesap etmemişiz!
Ve şu altın düsturu unutuyoruz: “Biz Muhabbet fedaîleriyiz. Husumete vaktimiz yoktur!” Oysa husumete vakit bulduğumuz gün, parçalandığımız gün bilelim!
Allah rahmet eyleye Abdullah Ağabey! Sen bize “ölümü unutmayın, dost kalın!” mesajını gür bir biçimde verdin! Allah’ın rahmeti, bereket lütfu seninle olsun! Âmin.