Nurettin Bey: “Rüyada Bir Hitabenin sonunda geçen “Diğer müspet cereyan ise ki, dâhilden muvafık şeklini giyer. İsim gibi ‘delle ala ma’nen fi nefsihi’dir. Hareketi kendinedir. Tebai haricedir. Lazım-ı mezhep, mezhep değil; belki muahez değil.” Cümlesini ve konu ile irtibatını açar mısınız?”
İslam’ın Mukadderatı
Rüyada Bir Hitabe, Bediüzzaman’ın ledün ilminin manevi penceresinden İslam’ın ve İslam âleminin mukadderatını tanımlayıp projelendirdiği sosyal bir keşfiyatı ihtiva eden bir konuşmasıdır.
O konuşmada Bediüzzaman Müslümanların mağlubiyetinin nedenlerini… Galibiyetinin ön şartlarını… Ne zaman galip olacaklarını… İslam’ın günümüz medeniyetini neden reddettiğini… İslam medeniyetinin niteliğini… Asrın başlarında Müslümanların uğradığı toplumsal musibetlere ve mağlubiyetlere kaderin neden fetva verdiğini… Müslümanlar olarak ihmal ettiğimiz önemli emirleri…
Ve musibetlerin getirdiği mükâfatları, sadık bir rüyada, bir hakikat meclisinde selef-i salihinden ve her asrın manevi sahiplerinden oluşan bir münevver meclisin huzurunda, veciz bir biçimde ifade ediyor.
Ülke Siyasetini Belirleme
Aynı hitabenin son kısmında “neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?” sorusuna Bediüzzaman, “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” diyerek, İstanbul siyasetinin İspanyol hastalığı gibi bir hastalık olduğunu ve fikri hezeyanlaştırdığını ifade ediyor ve şöyle devam ediyor:
“Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.”1
Yani biz, ülke siyasetini belirlerken bizzat kendi milli irademizle hareket etmiyoruz. Bir dış muharrikin, Avrupa’nın tahrikiyle ve üflemesiyle hareket ediyoruz.
Sözlerinin devamında Bediüzzaman, Avrupa’nın bizi uyutarak kendi medeniyetini telkin ettiğini, biz ise ahlâki değerlerimizi tahrip etmemiz nedeniyle sağırlaştığımız için, onların telkin ettikleri fikirleri ülkemizde icra ettiğimizi ifade ediyor.
Devam ediyor Bediüzzaman:
“Mademki menba Avrupa’dadır. Gelen cereyan ya menfî veya müspettir.”
Menfi cereyana kapılanların harf gibi başkasının/Avrupa’nın manasını gösterdiklerini, bütün hareketlerinin Avrupa hesabına geçtiğini ve kendi milli iradesini hükümsüz kıldığını bildiren Bediüzzaman, bu bağlamda saflığın ve samimiyetin zaaf ve zilletten başka bir işe yaramadığını, böyle dehşetli zafiyetlerle siyasetin, söz konusu hariç cereyanın kuvvetine akılsız bir alet hükmüne geçtiğini bildiriyor.
Günahımızın Kefareti
Bediüzzaman, Avrupa’dan gelen cereyanın müspet olması halinde ise, dâhilde muvafık şeklini giyeceğini ve hüsn-ü kabul göreceğini… Çünkü müspet cereyanın İslam’ın özünde ve Müslüman’ın ruhunda bulunduğunu… Her müspet şeyin İslam’ın öz malı olduğunu… Bu nedenle hariçten gelen müspet fikirlerin Müslüman toplumun kimliğine zarar vermeyeceğini… Böyle müspet fikirlerin haricin malı olmadığını ifade ediyor.
Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) “Bilgi ve hikmet Müslüman’ın yitik malıdır. Onu nerede bulursa alır” buyuruyor.
Bu hadis-i şerifin şerhi sadedinde Bediüzzaman Hürriyete Hitap’ta şu tespitlerde bulunuyor:
“Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maalmemnuniye alacağız… Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir.”2
Biz ise adat-ı milliyemize hainlik ettik ve adına medeniyet dedik. Fen ve sanayi yerine çürümüş sefaheti ve ahlaksızlığı aldık ve adına çağdaşlık dedik. Dinimize karşı küstahlık ettik ve adına rejim dedik.
Günahımız ne kadar büyük ki, kefareti doksan yıldır milletçe ödüyoruz.
Maazallah, ahretteki hesap ve nar-ı azap cabası…
Dünyada ise… Ne makbul bir medeniyete ulaşabildik, ne çağdaş olabildik, ne de adam gibi bir demokrasimiz oldu!
Dipnotlar:
1- Divan-ı Harb-i Örfi ve Sünuhat, s. 117
2- Divan-ı Harb-i Örfi, s. 79—80