"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Eski İstanbul nasılmış?

Zeynep ÇAKIR
29 Şubat 2020, Cumartesi
İtalyan edip Edmondo De Amicis’in 1874’deki İstanbul’u anlatan bir yazısı; İstanbul’daki değişimi göstermesi bakımından dikkat çekici.

Yabancı ve ön yargılı bir gözlemcinin acımasız eleştirileriyle dolu olsa da tembellikte günahımızın büyük olduğunu gösterir. Ayrıca zindan-ı atalete düştüğümüzün sebeplerinden birinin ‘tembellik’ olduğu tesbitlerine tarihten gelen ilginç bir doğrulama sayılabilir. Edmondo De Amicis’in yazısı; ölümlü ve dünyanın fani oluşunun getirdiği yanlış tevekkül ve dünyaya kıymet vermeme hallerinin bir toplumun ve devletin fıtratına ve cehdine aykırı olduğunun dışarıdan nasıl gözlendiğine dair çarpıcı yorumlar ihtiva ediyor. 

1874’den bu yana bu satırlardan hâlâ aynı yerde kalmışlığımızı gözlemlemek de var fersah fersah ileri gitmişliğimizi de bunda ise şevkimizin kamçısı kesinlikle sosyal medya ve hususen instagram oldu diyebilirim. 

Tatile gitme konusunda üzerimizdeki ölü toprağını bir attık ki sormayın. Kışın kar görmek için kar merkezleri, yazın serinlemek için deniz kenarlarına koşuyor; rahatımızı seve seve selbediyoruz. 

Tebdili mekânı seviyoruz, ama asıl resimleri paylaşıp fav almayı daha çok seviyoruz. Diğer enteresan bir durum da şu ki; yazarın yaptığı tenkitlerin aynısını biz şimdi buraya tatile gelen Araplar için yapıyoruz. Hareketsiz ve telâşsız olmaları genellikle şişman ve keyif eksenli yaşamaları sinirimizi bozuyor. 

Demek ki tembellik ırk ayrımı yapmadan kimde veya hangi millette yer almışsa acımasız tenkidi hakediyor ve ademe yakın zevksiz bir hayatı yaşamaktan gelen can sıkıntısını netice veriyor.

EDMONDO DE AMICIS’in İSTANBUL adlı eserinden 1874’deki gündelik hayatın gözlemlerinden “Avarelik” başlığı altında olan kısmı olduğu gibi aktarıyorum:  

“İstanbul günün her saatinde pek işi başından aşkınmış gibi görünmesine rağmen hakikatte Avrupa’nın belki de en tembel şehridir. 

Bu mevzuda Türklerle Frenkler birbirinden geri kalmazlar. 

Hepsi de mümkün olduğu kadar geç kalkar...

Güneş yükselmeden önce açık bir dükkân bulmak, bir fincan kahve içmek güçtür...

Bayramlar da bunun üzerine tuz biber eker; 

Cuma Türklerin, Cumartesi Yahudilerin, Pazar Hıristiyanlarındır.

“Rum ve Ermeni takvimlerinin sayısız azizlerinin bayramlarına kemal-i dikkatle riayet olunur. 

Bayramlar her dinin kendine has bayramı da olsa halkın bir kısmını kendisiyle alâkası olmadığı halde tembelliğe sürükler. 

Her gün koca şehrin beş halkından birini sokaklarda bayramlık elbiseleriyle vakit öldürmekten başka bir şey düşünmeden dolaşırken görürsünüz. 

Türkler bu sanatta ustadırlar. 

İki paralık bir fincan kahveyi yarım günde içebilir, mezarlık selvilerinin altında kıpırdamadan beş saat oturabilirler. 

Avarelikleri hakikaten uyku gibi ölümün kardeşi, bütün meleklerin derin bir istirahati bütün kaygıların durması Avrupa’da hiç bilinmeyen bir yaşama biçimi olan mutlak “farniente”dir. Gezmek arzularının bile uyanmasını istemezler. 

İstanbul’da bilhassa gezmeye gidilmez, bilhassa gezmeye gitmek gerekseydi Türkler gitmezlerdi, çünkü tebdili mekân etmek için kalkıp belli bir yere gitmek onlara bir çeşit iş gibi görünebilir. 

Önüne gelen ilk mezarlığa girer veya karşısına çıkan ilk sokağa dalar, hiçbir karar vermeden ayaklarının götürdüğü yoldaki dönemeçlerin sevk ettiği kalabalığın sürüklediği yere gider. 

Bir yere o yeri görmek için gittiği nadirdir. 

Kasımpaşa’dan daha ileriye gitmemiş Türkler ancak bir dost ziyareti için Prens adalarına veya köşkleri orada olduğu için Boğaziçi’ne gitmiş nüfuz sahibi Müslümanlar vardır. 

Daha ötesini görmemişlerdir. 

“Onlara göre en büyük saadet zihin ve vücudun hareketsizliğindedir. 

Bu bakımdan dikkat hareket ve seyahat isteyen sanayii durduğu yerde durmayan Hıristiyanlara bırakır, kendileri oturdukları yerden küçük ticaretle uğraşırlar... 

Bizim için çalışma hayatın bütün öteki meşguliyetlerini düzenleyen ve onlardan üstün olan bir şey olduğu halde, onlar için ehemmiyeti olmayan bir meşguliyetmiş gibi hayatın bütün keyiflerinden ve zevklerinden sonra gelir. 

Bizim için istirahat ancak çalışmadan sonraki tatildir, onlar için çalışma istirahate ara vermektir. 

Her ne pahasına olursa olsun evvelâ uyuklamak, hayal kurmak, saatlerce tütün içmek ve vakit kalırsa hayatını kazanmak için ufak tefek bir şeyler yapmak gerekir... 

Zaman Türkler için bizim anladığımızdan tamamen farklı bir şeydir... 

Bir nezaret memurunun en basit bir işe vereceği herhangi bir cevap için isteyeceği zaman en azından on beş gün kadardır. 

Bir işi sür’atle bitirmenin verdiği zevkin ne olduğunu bilmezler. 

Hamallardan en yüksek sınıflardaki insanlara kadar, İstanbul sokaklarında telâşlı telâşlı yürüyen bir Türk’e rastlanmaz. 

Hepsi de yürüyüşlerini aynı davulun sesine uyduruyormuş gibi aynı şekilde yürürler. 

Bizim için hayat ileriye atılan bir sel, onlar için ise durgun bir sudur.”

(Kaynak: İtalyan edip, Edmondo De Amicis, Costantinopoli, Türk Tarih Kurumu yayını, 2013 baskılı kitap)

Okunma Sayısı: 1110
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı