Birileri, Vahşi Batıda altına hücum edenlerce kurulan kasabalardan ortaya çıkan şeye Batı Medeniyeti diyor. O düzende hem hayatını hem de parayı kazanmak da kaybetmek de emekten çok talihe bağlı idi. Kumarbazlar düzeni güçlüler düzeni olarak işledi.
Oysa o Batıda, o kasabalardan başka, bir zamanlar TRT’de yayınlanmış olan “Küçük Ev (Little House on the Prairie)” dizisindekine benzer bir hayatın olduğu, sakin, adil, makul yerleşik kasabalar da vardı.
Zamanla birincisi ayrıkotu gibi çoğaldı ve kumarbazlar toplumu diğergamlar toplumuna ve galip geldi. Bediüzzaman’ın “mimsiz medeniyet” (deniyet/alçaklık) dediği türden bir sahte medeniyet ortaya çıktı.
Bu süreçte Batının hukuku da dönüşüm geçirdi. Güçlünün haklı olduğu bir düzeni kurmak isteyenler önemli ölçüde başardılar.
O birinci tür kasabalarda/şehirlerde hayatın merkezinde banka var. Korunması gereken şey banka. Postane de şerif ve hakim de nihayetinde bankayı ve içindeki sermayeyi korumak için.
Bankacılığın koruyucu kanununu yazanlar diğer her şeyin kanununu bankacılığın kanununa uydurmak uydurmak üzere yaptılar.
Bankerlerin kurduğu faiz esasına dayalı kredi düzenini sürdürmek adına bir muhasebe ve bir borç takip sistemi de kuruldu ki buna da icra ve iflâs kanunu dendi. İflâs kelimesinin İngilizcesi bankruptcy: Bankanın borçlunun dalını kırıp budağını kesip kellesini koparması!
Makul iflâsta bir adalet vardır. Malları borçlarına yetmeyen bir tüccarın iflâs ettiği duyulunca erken duyup erken koşup gelenin alacağının tamamını alması ama geç kalanın hiçbir şey alamaması adil değildir. İflâs mekanizması alacaklıları adeta yoklukta eşitleyerek nisbî bir adalet sağlar. Herkes, alacağının, toplam malın toplam borca oranı kadar kısmına kavuşur. Mesela tüccarın borcu 400 lira ama satılabilir malı 100 lira değerinde ise satış gelirinden herkese 1/4 verilir. 20 lira alacaklı olan 5 lira, 4 lira alacaklı olan 1 lira alır.
Ama bankalar bu düzenin dışında ve hep imtiyazlıdır. Zira banka önce gelir, bütün alacağını alır, sonra geriye bir şey kalırsa kalanları diğer alacaklılar bölüşür.
Zira banka, alacağını ipotekle sağlama alma konusunda uzmanlaşmış kurum demektir.
İpotekli alacaklıyı kayıtsız ve şartsız koruyan düzen sürüyor. Borçlunun haline münasip son evi konut ihtiyacının bir temel hak olması sebebiyle hazcedilemiyor ama bankalarca ipoteklenmiş ev ya da araba bal gibi satılıyor.
Bu kanundan adalet çıkar mı?
Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzen bu. Mesela bilgi asimetrisi güç asimetrisine sebep olur. Mahkemede, kanunu ve bankanın “hukukunu” bilen konuşur, cahiller de hakimin “ben tarafların kim olduğuna bakmam o kanuna göre kararımı veririm” diyerek verdiği karara razı olur.
Bu, kazanmak isteyenin güçlü olana alet olduğu bir düzen. Mesela banka avukatları “iyi kazanır” ama bu iyilik aslında onların ruhlarını karartan bir kötülüktür.
AKP’nin 25 yıllık iktidarında açıkça başarısız olduğu alanlardan biri de bu sömürü düzenini kıramamış olmasıdır.
Düşününüz ki Adalet Bakanlığınca İcra ve İflâs Kanununun yerine hazırlanan Cebri İcra Kanunu taslağı bile bu meseleleri çözmüyor. Banka lehine bir tasarı olarak ortada duruyor.
Zalimler için yaşasın Cehennem…