Terörsüz Türkiye Süreci adı verilen İkinci Çözüm Sürecinde siyasetçiler arasında birincisinden farklı bir siz-biz muhabbeti de dönüyor.
Muhalefet, iktidarın ve iktidarın büyük ve aslî ortağı MHP’nin Öcalan ve PKK hakkındaki konuşmalarını ve yaklaşımını özetle şu sözlerle eleştirmeye çalışıyor:
“Biz siyasî ortaklık kurunca suç oluyor ama siz siyasî ortaklık kurunca masum sayılmak isteniyorsunuz. Bu olmaz!”
Bu itiraz ve savunma acaba doğru mu ve ne kadar doğru?
Önce teorik bilgiyi verelim.
Suçu ve suçluyu övmek ve bu maksatla Öcalan’ın ya da örgütünün lehinde görüş beyan etmek başka şeydir, “Öcalan örgütünü dağıtmalı ve dağıtıyor ve biz de al-verlerle buna uğraşıyoruz” demek ve diyenleri desteklemek başka şeydir.
Gerçekten, devletin yani devlet yetkisi kullanan iktidarın bu meseleyi bir biçimde tamamen bitirmeye çalıştığı varsayılırsa elbette muhalif siyasetçinin de ancak buna destek vermesi ve çözüme katkı yapacak türden fikrini her şekilde açıklaması beklenir. TBMM’yi aktif halde tutmak da bu işin en önemli parçası ve şartıdır.
Ancak uygulamada durum bundan ibaret değil. Muhalefete göre problem şurada:
Muhalefet Kürt oylarını kendi yanına çekmek istediğinde bu suç sayılıyor. İktidar bloku bu oyları kendi siyasetine alet ve basamak yapmak istediğinde ise bu serbest sayılıyor.
Yani iktidarın niyetini sorgulayan bir muhalefet var ve bu bizce de gerekli.
Zira herkes biliyor ki iktidardakiler bu pozisyonlarını sürdürmek için her tür atraksiyona girmeye hazır ve alışkın.
Hatta sırf bu yüzden, aslında olmayan bir problemi varmış gibi göstermek -ve hatta var etmek- de iktidardakilerin en kolay tevessül edeceği şey. PKK ve terör meselesi de bunlardan biri.
Nitekim herkes biliyor ki PKK zaten uzun zaman önce Türkiye’den çekilmiş ve yığınağını Suriye’ye taşımış durumda. Ve Suriye’de ve civarında dünün “terörist”i bugünün devlet başkanı ya da eyalet başkanı olabiliyor ve bundan sonra da olabilir.
Öcalan’ın 1997’de Fatih Altaylı’ya verdiği ve ancak bu sene Medyascope tarafından yayınlanan röportajlar serisi de gösteriyor ki Öcalan en azından bu tarihten bu yana “ayrılıkçı” ve “bölücü” değil.
Evet, o bir terörist ve zaten 1999’da Kenya Ülkü Ocakları(!) tarafından paketlenip Türkiye’ye getirildikten sonra yargılandığı mahkemedeki ilk savunmasında özetle “ben elime silah almış bir kişi değilim ama örgütümün bütün eylemlerinin sorumluluğunu üstleniyorum” demişti.
Cezaevi görünümlü kapalı ofisinde korunaklı halde çalışmayı sürdüren Öcalan açısından asıl mesele kanaatimizce şu:
Öcalan, bulunduğu yerde ancak Devletin izin verdiği türden “dostları” ile görüşebiliyor. Ve Bahçeli’nin açıp sürdürdüğü “statü” tartışmalarının da gösterdiği üzere, kendisi istiyor ki devletin bugüne kadar izin vermediği dostları ile de görüşebilsin ve Kürt siyaseti üzerindeki “oyun kurucu” rolünü arttırarak devam ettirebilsin. Bunun olması demek, küresel istihbarat sisteminin bu meselede daha rahat hareket edebilmesi demek.
Yoksa ne Öcalan ve örgütü gerçekte asıl ideallerinden vazgeçmiş ya da nedamet etmiş durumda ve ne de Kürt siyasî hareketleri Öcalan’ı dışlamaya istekli hale getirilebilmiş durumda.
O halde meseleyi, “neden sen konuşunca iyi/hayır oluyor da ben konuşunca neden kötü/suç oluyor”a sıkıştırmak anlamsız. Açmak, açık etmek lazım.