Dünkü yazımızı şu cümleyle bitirmiştik: “Biz demokrasiyi ‘her eve lazım’ bir faydalı alet; her iklime ve her bitkiye lazım olan güneş, hava ve su gibi görüyoruz.”
Devam edelim.
Eğer birileri demokrasiyi illa da bir bitki gibi görürse itiraz etmeyiz ama o zaman da lezzeti ve faydası sebebiyle bu nimetten tüm dünyanın nimetlenmesini isteriz ve tüm dünyaya tohumlarının dağılmasını ve bütün iklimlerde yetişmesini arzularız.
Zira biliriz ki bu mümkündür: Domates vb. birçok bitkinin bitki ıslah çalışmaları sayesinde bugün evrenselleştiğini biliyoruz.
Elbette bu demokrasi tohumu ihracı işinde önceliklerimiz de vardır. Mümkün ve kolay olandan başlamak aklın da gereğidir.
Ama birilerinin “demokrasi sadece kuzey Avrupa’da yetişen endemik bir bitkidir, boşuna uğraşmayın, siz kendi diktatörlerinizden memnun kalın” demesi bize anlamlı görünmüyor.
Evet, zayıf insanlar gibi zayıf toplumların da sömürülmesi risktir ve kuvvetli olmak iyidir. Ama sömürü riskine ve güçlü olma ihtiyacına karşı Bediüzzaman’ın şu sözü de kalbimizdedir:
“Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.”
Yani çalanlar ya da gasp edenler sadece güçlü olanlar değil, zayıf toplumların güçlü tek adamları da -hem de münafıkâne biçimde- çalmaya çırpmaya devam ediyor. “Hangisinin hırsızlığı daha kötü” sorusunun cevabı belli. Münafık kâfirden her yönden “eşed”dir. Zira samimiyetinizi ve samimiyete olan itimadınızı çalar.
Genel olarak Dünyada demokrasilerin bir tür kriz halinde olduğunu elbette biz de görüyoruz. AB üyesi bazı ülkelerin bile -küçük de olsa- demokrasiden dönüş manevraları var. Ancak bunlar demokrasiye itimadımızı bozmuyor. Hem AB’nin kendisi kendi demokratik kurumsallığını muhafaza ediyor. “Az mütehassis, sağırca” ama metin, hürriyetli ve onurlu, yani demokratik.
Bilici’nin yazısındaki son cümleleri aynen şöyle:
“… bütün insanlık olarak demokrasi-sonrası bir dönemde hürriyet ve onurumuzu nasıl koruyacağımızın formülünü bulmamız gereken zor bir zamandayız.”
Bilici burada “hürriyet” derken sanırız müstakilen “insanî ve ferdî hürriyet”ten değil onun da koruyucusu olarak gördüğü bir kavram olarak “toplumların istiklaliyeti”nden bahsediyor. Haklı olabilir.
Ancak medeniyetin “cemaate, nev’e verdiği servet ve haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiş” olduğunu ve demokrasilerin bu babda adil bölüşüm idealini de temsil ettiğini unutmayalım.
Bir de şu var: Bir asır önce sömürülmekte olan İslâm toplumları, hasımlarının -ya da haydi diyelim ki düşmanlarının- yanına “tahsile gitmişler”se alacakları birinci ders nedir?
Elbette demokrasi.
Ama mutlak kralların danışmacı demokrasisi değil. Kralsız ve tek adamsız cumhuriyetlerin karar verici meşveretlerine dayalı demokrasi.
Hem Bilici’nin dediği gibi bilhassa bölgemizde mesele İsrail ile başa çıkmak ise “düşmanın silahı ile silahlanmak” da demokrasiyi gerektiriyor. Zira demokrasi onun da malzemesi.
Yine Bilici’nin de gündeminde yer alan İttihad-ı İslâm, bizim Türkiye’den İslâm dünyasına yayılacak bir ışık olarak gördüğümüz demokrasisiz nasıl mümkün olabilir ki?
Dönüp içeriden bakalım: İçerideki demokrasi ışığını münafıkâne bir darbe ile söndüren 12 Eylül 1980 ihaneti sonrasında Yeni Asya’dan ayrılan grupların bile “tek adam” problemini nihayet görüp de çözüm formülleri bulmak için yeniden Münazarat okumaya başladığı şu günlerde, kanaatimizce bize düşen, “denize düşen yılana bile sarılır” fehvasına uyup konjonktürel batıl inançlara sarılmak yerine, fikrî prensiplerimizde sebatkâr olmaktır.