“Ben laikim” diyen insan ne söylemek istiyordur?
Ya “ben dinsizim ama bunu sosyal baskı vs. sebebiyle açıkça söyleyemiyorum, aslında söylemek isterdim” demektedir ya da “ben laikliği benimsiyorum” demektedir.
Biz ikinci kısma bakacağız:
Benimsemek de iki türlü olabilir (İlginçtir, bu noktada “benimsemek” lafı kıymetli oldu:): Benzemek/bensemek ya da benimsemek…
İnsan, herhangi bir tür laikliği ya sadece devlet için “güzel, doğru, faydalı ya da gerekli” görüp benimser ya da -muhtemelen abartıp- hem devlet ve hem de kendisi için benimser.
***
“Ben kendim de laik olacağım” diyenin bununla kastı şunlardan biri ya da bazıları olabilir:
-Ben imansız (ışıksız/nursuz) ve dinsiz (istikametsiz ve pratiksiz) yaşayacağım.
-Ben imanlı ama dinsiz yaşayacağım.
-Ben imanlı ve dinli olacağım ama kimseye dilimle dinî nasihat etmeyeceğim.
-Ben dindar olacağım ama kimsenin dinine ve dinsizliğine dilimle ve elimle müdahale etmeyeceğim/ettirmeyeceğim.
-Ben din konusunda sadece samimî tavrımla çevreme örnek olmayı sürdüreceğim.
Bu tercihlerden hangisi hangi insanı ne kadar laik yapar ve hangi dinden ne kadar çıkarır?
***
“Devlet laik olmalı” diyenin de kastı şunlardan biri ya da bazıları olabilir:
-Devlet baskın dinin toplumdaki görünümünü kaldırarak toplumu dinsizleştirmeli ve fertleri de en azından yetişkin oluncaya kadar dinden uzak tutmalı.
-Anayasaya “devlet laiktir” yazmak yetmez, “devletin de toplumun da dini olmaz” ibaresi mutlaka yazmalı.
-Anayasaya “devletin tek dini vardır o da İslam’dır” ibaresi asla yazmamalı.
-Anayasa’ya kişilerin dinlerini ferdî ve kollektif olarak yaşama ve dinî kanaatlerini dilediği gibi açıklama hürriyetinin var olduğu ve devletin her dinden/mezhepten vatandaşlarının hizmetkârı olduğu ve vatandaşlarının dinlerinin devletin de “dinleri” olduğu yazmalı.
-Devlet demokratik olmalı ve kanun yaparken, mesela Cuma gününü/saatini tatil ederken bile, “din böyle istiyor/emrediyor” diye değil “yeterince vatandaş böyle istiyor” diye yapmalı.
***
İnsana düşen; seçmek, beğenmek ve birini almak.
“Ben bunların hiçbirini beğenmiyorum” diyenimiz varsa nasıl bir anayasa istediğini söylesin. Şunu da unutmayalım:
1925 ila 1950 arasında cari olan ve “dinsizlik hesabına, îmanına ve ahiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan” ve “irtidâd-ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet-i mutlaka medeniyet ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun ismini takmakla” övünen dehşetli rejim Demokratlar sayesinde bitti.
1946’dan ve bilhassa 1950’den bu yana laik ama manası “bîtaraf kalmak” olan “yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet” modeli şeklen yürürlükte. Jakoben laiklikçilerle demokratik laiklikçiler arasındaki siyasî kavga sürüyor. Siyasal İslâmcılar aradan sıyrıldı ve iktidar nimeti yiyor.
Daha iyisini nasıl buluruz?
Daha iyisi için dindarların birbirine manen kılıç sallaması lazım mı ve caiz mi?
Yani mesela 25-50 laikliğini benimsemiş eski Diyanet İşleri Başkanlarına ve resmî hocalara dinsiz oldular demek ne demektir?
Cevap için baştaki soruya dönmemiz ve dönmek için de iki mesalikten birine süluk etmemiz şart: Şefkat mesleği ve hiddet mesleği.
“Hiddet mesleki”nde gidip önüne geleni tekfire cür’et eden “salik”ler şunu da düşünsünler:
Hakikî dindarların çoğunlukta olduğu bir toplumda gerçekten demokratik bir devletin laikliği ‘dinsizlik’çi laiklik olabilir mi?