İnsanlığın göz yaşları dindirilmeliydi ve bu acılar bir daha asla yaşanmamalıydı.
1945 yılında kurulan BM, uluslararası hukuku tanzim etmek, ekonomik ve sosyal kalkınmayı teşvik etmek ve insan haklarını korumak gibi amaçları da içinde barındırıyordu. İnsan haklarını korumak, ne güzel bir idealdi. Ancak BM de yapısı itibariyle-veto hakkına sahip beş daimi üyeye sahip oluşu gibi-işine geldiğinde insan haklarına sığındı, işine gelmediğinde de güçlünün hakkına sahip çıkıverdi.
Yakın tarihte İslâm coğrafyasını kana bulayan hadiseler, son dönemde İsrail’in katliamları, Ortadoğu’da yaşananlar…. Uluslararası hukuk, hiçbirinde işletilmedi, BM hiçbirinde devreye giremedi. Rusya, ABD ve İsrail sayesinde uluslararası hukuk adeta çöpe atıldı. Zaten Gazze olaylarıyla tüm varlığını ve kıymetini yitiren BM, son olaylarla da iyice anlamsızlaştı. Bu durum, ister istemez, kuruluş amacını gerçekleştiremediği için İkinci Dünya Savaşı’nı netice veren Milletler Cemiyetinin sona erişiyle ilişkilendirildiğinde, işlevsiz bir uluslararası hukuk ve BM sonrasında üçüncü dünya savaşı mı geliyor, sorularını sordurmaktadır.
Üçüncü dünya savaşı geliyor mu? Milletler Cemiyeti’nin pasifliği sonrasında İkinci Dünya Savaşı… Sonra BM kuruldu ve o da hukuken olmasa da fiilen bitti. Muhtemel senaryolar arasında Asya Pasifik’te Çin-Tayvan ve Japonya’nın başlatacağı bir savaş konuşulurken yanı başımızda İran’ın bölüneceği, İslâm dünyasında sınırların yeniden çizileceği dile getiriliyor.
Mehmet Altan bir yazısında dünyada 11 Eylül’ün, bizde de 12 Eylül’ün asıl sebebinin “para” olduğunu söylemişti. Çin’in ekonomik yükselişi Kapitalist dünyanın geleceğini tehdit ediyor. Bu sebeple Venezuela gibi Çin’e enerji sağlayan ve bir şekilde Çin’in yükselişine katkıda sunan bütün aktörler pasifize ediliyor. Söz konusu muktedirlerin bekası olduğunda uluslararası hukuk, insan hakları, adalet ve barış gibi olgular teferruat haline geliveriyor.
Bediüzzaman, Birinci Cihan Harbi öncesi “Hazırlanınız, büyük bir felâket geliyor” diyerek talebelerini uyarmış ve onları hazırlamıştı.
Hazırlanmak ve duruşumuzu belli etmek gerekiyor. Davet edildiği manevî mecliste “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” müjdesine mâsadak olan Bediüzzaman ve talebeleri gibi inanmak ve hazırlanmak gerekiyor; yaklaşan bu felâket hengâmında “kadere kendi lehimizde fetva verdirecek durumda mıyız? sorusunun cevabıyla iştigal ederek, sebeplerin dilenciliğinden kurtularak, rahmet-i İlâhiyeye sığınarak, hakkın hatırı için yaşayarak ve geleceğin “malikiyet ve serbestiyet” dönemi olacağına inanarak…
Hakikatin ipine sımsıkı sarılanlar ve hakkı hayatının merkezine koyanlar için başka çıkar yol var mıdır, bilmiyorum.