Ne olacak bu Fener’in hâli? Çocukluk yıllarımdan beri duyduğum, gazete manşetlerinde de sık sık yer alan, Fenerbahçe taraftarlığının hayal kırıklığını, rakip taraftarların da alaycılığını ifade eden bir cümleydi bu. Yıllar geçti, her şey değişti, Fener’in hali değişmedi.
Fenerbahçe tam on bir yıldır şampiyon olamıyor. Mazisi, kadro değeri, büyük taraftar kitlesi ve Türk futbolu içindeki yeri düşünüldüğünde bu çok uzun bir süre. Son on bir yılda değişen başkanlar, dünyaca ünlü teknik direktörler ve yüz milyonlarca dolar harcanarak oluşturulan kadrolar… Beklenen şampiyonluk bir türlü gelemiyor.
Piyasa değeri yaklaşık 300 milyon dolar olan Fenerbahçe, rakibi Galatasaray’la puanları eşitleme şansını yakaladığı bu hafta, küme düşmeme mücadelesi veren 15 milyon dolarlık Kasımpaşa ile sahasında berabere kalarak şampiyonluk yolunda yine bir kayıp yaşadı. Bu kayıp sadece puan kaybından ibaret değil. Bu sonucun oluşturduğu travmanın etkilerini ilerleyen günlerde göreceğiz. Henüz lig bitmiş değil, şampiyonluk da kaybedilmiş değil; ancak Fener’in halini özetleyen kadim soru yine gündemde. “Ne olacak bu Fener’in hâli?”
“Nereden çıktı bu Fenerbahçe?” diyebilirsiniz. Böylesine yoğun bir gündemde şimdi Fenerbahçe’yi mi konuşacağız? Mübarek Ramazan günlerinde tehdit edilen İran, âlem-i İslam’ın kahreden perişaniyeti… Terörsüz Türkiye, bir türlü düzelmeyen ekonomimiz, her şeyiyle imdat veren kurumlarımız, parçalanan aileler, kaybolan değerler…. Bunlar dururken başka yazacak konu mu kalmadı, bu mübarek Ramazan ayında?
Mesele de bu zaten. İşte bu mübarek Ramazan’da taraftarını günaha sokan bir takımdan söz ediyoruz.
Buradan hayata dair bir ders çıkar mı? Asıl mesele bu tabiî ki… Futbolla hayat arasında sıkı bir ilişki, büyük benzerlikler var. Futbol bir çok yönüyle hayatın kendisi gibi. Planlama, disiplin, liyakat, takım olabilme, yardımlaşma, ahlâk ve dürüstlük… Gerçek başarı hikâyelerinin anahtar kelimeleridir. Fenerbahçe’yle birlikte neredeyse tüm takımlarımız; milyar dolarlara varan büyük harcamalara rağmen “nasıl başarılı olunamaz, başarısızlığın kitabı nasıl yazılır?”ın temsilciliğini yapıyorlar.
Zira, takımlarımız iyi yönetilmiyor. Fenerbahçe de iyi yönetilmiyor, tıpkı Türkiye gibi.
Futbolda başarıyı getirecek en temel unsurlardan bazıları elbette liyakat ve adalet, işi ehline vermek, kendi kaynaklarına yönelmek, doğru planlama ve “müsrif bir mirasyedi” tavrından uzak durarak kaynaklarını korumak. Programsızlık, plansızlık, ben yaptım olduculuk, denetimsizlik, şeffaflıktan uzak oluş, hesap vermeme rahatlığı, tek adamcılık, keyfîlik, liyakatsizlik, ahbap çavuş ilişkileriyle köşe başlarını kapma… bunlar Fenerbahçe ile birlikte neredeyse tüm takımlarımızda görülen hastalıklar. Bu hastalıkları bugünkü toplumsal yapımızdan, siyaset anlayışımızdan ve kurumları yönetiş şeklimizden bağımsız düşünebilir miyiz acaba? Pek sanmıyorum.
Madalyonun bir de diğer tarafı var. Simon Kuper’in dediği gibi: “Futbol asla sadece futbol değildir.” Milyarlarca doların el değiştirdiği bir sektörden söz ederken ahlâkî değerler işin romantizm tarafında kalıyor. Para aklama mekanizmalarının futbol üzerinden gerçekleştirilmesi, futbol sahalarının bahis şirketlerinin oyun sahası haline gelmesi ve yine futbolun sosyo-kültürel ve siyasî olayların da zaman zaman merkezinde yer alması meseleyi çok farklı boyutlara taşıyabiliyor. Bu durum, futbolu saha dışında da güçlü olanın kazandığı bir oyun haline getiriyor. Güçlünün zayıfı yediği, pragmatik duruşun değerli olduğu, hedefe ulaşmada her yolun mübah sayıldığı bir saha…
Buradan sevgili Fenerbahçeliler ve tüm futbolseverler için nasıl bir ders ya da sonuç çıkar? Düşünmeye değer.