"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Vicdandan insaniyete küresel sistemin yeniden inşası

Ahmet DURSUN
23 Mart 2026, Pazartesi 03:19
Bediüzzaman, Kur’ânî bir yaklaşımla adalet, hakka riayet, merhamet ve dayanışma gibi değerleri önermektedir. Bu teklif, insanlığın ahlâkî dönüşümünü sağlayacak niteliktedir. Vicdandan başlayan, fertten topluma, toplumdan milletlere ve küresel sisteme uzanan bir dönüşümün motivasyonudur bu.

Mehmet Âkif’in “Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil” mısraında dile getirdiği, geçtiğimiz asrı kana bulayan gaddarlık, temsil ettiği uğursuz zihniyetle asrımızı da bulamaya devam ediyor.  

Bediüzzaman’ın “Kurûn-u Ûlâ’nın mecmû vahşetini bu medeniyet bir defada kustu!” sözleriyle dile getirdiği vahşet, olanca hızıyla asrımızda da sergileniyor. İki dünya savaşıyla yüz milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Çok ilginçtir ki, Amerikalı siyaset bilimci ve istatikçi R. J. Rummel’ın bildirdiğine göre, devletlerin yasal kâğıtlarıyla, çeşitli bahanelerle, hikmet-i hükümet yaklaşımıyla infaz, zorunlu göç, soykırım, hapis, cinayet, vb. yollarla kasıtlı olarak öldürdüğü insan sayısı, dünya savaşlarında ölenlerin iki katından fazlasına tekabül ediyor. Yaklaşık üç yüz milyon can… Ve bu “mahlûk-u asil,” kimi zaman medeniyet maskesiyle, kimi zaman demokrasi bahanesiyle, ama her zaman “güç bende” kibriyle yine kusuyor, kustukça kusuyor.  

Yaklaşık iki milyarlık Müslüman nüfusuna sahip İslâm âlemi mübarek üç ayları, Ramazan’ı ve Bayram’ı bombalar altında geçirdi. Belki bombalanan koca İslâm coğrafyasının küçük bir kısmıydı, görünüşte Gazze’den sonra sadece İran’ın üzerine bombalar yağıyordu; hakikatte ise kan ve gözyaşına mahkum edilen tüm İslâm âlemiydi, bütün insanlıkla birlikte.

Modern olmakla övünen dünyamız, tüm insanlığın şahit olduğu, tarihinin en yoğun sosyal, siyasî ve ahlâkî krizlerini yaşıyor. Bu krizler büyük ve köklü bir değişimin habercisi  olabilir mi? Bir yanda masumların kanıyla bulanan coğrafyalar, adaletsizlikler, hukuksuzluklar, diğer yanda Kimsesizlerin Kimsesine sığınmışların sessiz çığlıkları… Dünyanın bir yarısı cehennemî bir halette iken diğer yarısı sahte cennetlerinde yaşamaya devam edebilecek mi?

Bediüzzaman’ın “mimsiz medeniyet” tanımlamasında dile getirdiği, “Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.” şeklindeki trajik gerçek, milyonlarca insanın hayatını çalan, hakkı yalnızca kuvvette gören güç merkezli bir medeniyet dayatmasıyla bugün de devam ediyor.  

İnsanlık Kritik Eşikte

Dünya barışını sağlamak, insan haklarını korumakla yükümlü BM gibi yapıların anlamsızlaşması, uluslararası hukuk düzeninin zayıflaması, güçlü devletlerin hukuku kendi çıkarları doğrultusunda pervasızca kullanması küresel boyutta hukuk ve adalet kavramlarını daha fazla tartışmalı hâle getirirken insanlığın geleceğini ciddi bir şekilde tehdit etmeye başladı. Gazze olayıyla ve İran meselesiyle daha da görünür hale gelen bu cinnet hali,  insanlığın yalnızca siyasî veya ekonomik krizlerle değil, aynı zamanda derin bir ahlâk ve vicdan krizi ile de karşı karşıya olduğunu da yüzümüze çarptı.  

İnsanlık kritik bir eşikte. Bu eşiğin bir yanını insanlığı hikmet ve adalete, ahlâk ve fazilete, hak ve hukuka, insaf ve vicdana yönlendiren İlâhî değerler; diğer yanını da cerbezeyle insanlığı istibdat ve tahakküme, zulüm ve haksızlığa, ahlâksızlık ve iffetsizliğe yönlendiren fesat şebekelerinin, ehl-i dalâletin temsilciliğini üstlenen şeytanî değerler temsil ediyor.  

Muhtemel bir yakın kıyamet öncesinde felâketler ve helâketler asrı insanı için karar verme zamanı. Büyük ve köklü bir değişimin eşiğinde olan dünyamız bu değişimi hangi yönde gerçekleştirecek? İnsan hakları, adalet, hürriyet, ahlâk, vicdan ve fazilet gibi değerlerin güçlünün hukuk anlayışı karşısında değersizleştirildiği bir dünya mı, yoksa insanlığın geleceğini kaosa mahkum eden tüm anlayışları reddederek vahyin insanlığa iki cihan saadetini sunan değerleriyle geleceği yeniden inşa edecek bir dünya mı?

Bediüzzaman’ın çağı aşan tespitleri

Muhtemel gelecek tartışmaları ışığında çağını aşan tespitleriyle öne çıkan Bediüzzaman Said Nursî, “Devletler milletler muharebesi tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor” tespitiyle önemli bir sosyolojik olguya işaret ediyor. Bu asrın cemaat zamanı olduğunu defaatle söyleyen Bediüzzaman’ın “cemaat” kavramına bazen müsbeti ve bazen menfiyi temsil eden bir şahs-ı manevî anlamını yüklemesi, “cemiyet ve komitecilik”le mayalanmış bir şahs-ı manevînin vicdan-ı umumîyi ve kalb-i küllî’yi bozduğunu belirtmesi, ehl-i dalâletin cemaatler halinde dünyayı ifsat etmesine karşı ancak cemaatî yapılarla mücadele edilebileceğini belirtmesi İslâm âleminin henüz algılayamadığı bir gerçekliktir. Küresel vicdanı ve adeta tüm insanlığın kalbini ifsat eden şebekeler… Tıpkı inkâr-ı uluhiyet fikriyle insanlığın ebedî hayatını tehdit eden “Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden” fesat şebekeleri gibi… Risale-i Nurca infaz edilen, fikren mağlup edilen bu şebekelerin tortularıyla bugün mücadele edebilmenin ancak sivil toplumu ifade eden cemaat manasındaki yapılarla olabileceğine dikkat çeken Bediüzzaman, bu yolla Kur’ânî değerlerin neşv ü nema bulacağına, adalet, eşitlik, paylaşma, dayanışma gibi insanlığı ifade eden değerlerin “küresel vicdan” adı altında kıtalar arasına yayılacağına işaret ediyor.  

Vicdan-ı Umumî/Küresel Vicdan

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”  diyerek tebcil edilen, bu âlemin özü ve kâinatın göz bebeği olarak görülen, ilim ve dua vasıtasıyla elde ettiği kemâlât ile yeryüzüne halife kılınan insana ne oldu? İnsan hangi rüzgârlarda kayboldu? Bugün hakikat arayışlarının en temel sorularından biri budur. 

Bu noktada Bediüzzaman’ın zihin haritası özellikle modern çağın krizlerini anlamada önemli bir perspektif sunmaktadır. Geleneğin “aşk, ahlâk, adalet, adap ve akıl” değerleriyle süslediği toplumsal yapıyı yeni bir yaklaşımla modernize eden Bediüzzaman insanlığın ortak değerlerini ifade eden evrensel ilkelerle ”serbestiyet ve malikiyet” döneminin insanına hitap ediyor. Bediüzzaman’ın eserlerinde  sıkça vurgulanan “vicdan”, “insaniyet,” “hak,” “adalet” ve “hürriyet” kavramları, yalnızca dinî yaklaşımı ifade etmez, aynı zamanda tüm insanlığın saadet anahtarı olarak kurgulanır. Bu bağlamda Bediüzzaman varlık hiyerarşisi içerisinde insana hemcinsiyle birlikte diğer varlıkların da hukukunu koruyan, vicdandan devlete, devletten küresel sisteme uzanan basamaklarda çeşitli sorumluluklara sahip ahlâkî ve vicdanî duyarlılığa sahip “özne”yi temsil eder. Bu nedenle insanlığın geleceğini belirleyecek olan temel unsurun, teknik ilerleme veya iktidar gücü değil, vicdanın rehberliğinde şekillenen insanî değerler olduğu vurgulanır. 

Şuurlu Fıtrat: Vicdan

Bediüzzaman’ın şuurlu bir fıtrat olarak tanımladığı vicdan “İnsanın içindeki iyiyi ve kötüyü ayırt etme duygusu”dur. Ahlâkın ibresi olan vicdan, sıdk ve kizb, iyi ve kötü arasında bocalayan insanın fıtratını temsil eden bir pusuladır. 

“Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle, cemiyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor” diyen Bediüzzaman insanlığı sahil-i selâmete ulaştıracak pusulaları tahrip etmeye yeltenen yapılara karşı, esfel-i safilîn ve a’lâ-yı illiyyîn arasında gelgitler yaşayan insanlığa insanın yaradılışındaki ahlâkî ve manevî potansiyeli hatırlatıyor. Gazze olayının küresel ölçekte yankı uyandırması, din, dil ve ırk farkı gözetmeksizin yaşanan zulümlere karşı farklı toplumların gösterdiği duyarlılık, Bediüzzaman’ın Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nin bir beytine nazire olarak söylediği, “Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı fazilet?/ Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!” sözlerini doğrularcasına insanlığın ortak vicdanî reflekslerinin hâlâ canlı olduğunu gösteriyor. 

 “Vicdan-ı umumî” ya da “kalb-i küllî” “insanlık ortak değerleri” etrafında birleşmeyle ortaya çıkacaktır. Modern dünyanın tüketim kültürü ve güç politikalarıyla insanlığa empoze ettiği bencillik, kendi çıkarını düşünme ve “Hel min mezid” anlayışı, hırs ve menfaat odaklı sistemleri doğurmaktadır. Bu çatışma ve rekabet demektir. Buna karşın Bediüzzaman, Kur’ânî bir yaklaşımla adalet, hakka riayet, merhamet ve dayanışma gibi değerleri önermektedir. Bu öneri, insanlığın ahlâkî dönüşümünü sağlayacak niteliktedir. Vicdandan başlayan, fertten topluma, toplumdan milletlere ve küresel sisteme uzanan bir dönüşümün motivasyonudur bu.  

İnsaniyet-i kübra olan İslâmiyet

Buradan yola çıkarak Bediüzzaman’ın öne çıkardığı diğer bir kavramın “insaniyet” olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu bağlamda insanlığın ortak değerler bütününü ifade eden insaniyet kavramına Bediüzzaman’ın yüklediği anlamlar, insanlığı vahşet ve bedeviyet dönemlerine rücu ettiren problemlerin çözümünde temel referans noktalarını oluşturacak niteliktedir. Bu referanslardan biri elbette ki hürriyet ve demokratik değerlerdir. Hürriyete merkez kavram olarak büyük önem atfeden Bediüzzaman’ın istibdadı insaniyetin mâhîsi olarak tanımlaması, baskıcı ve otoriter yapıların tüm insanî değerleri yok ettiğini vurgulaması insanlığın kemalat ve hakikat yolculuğunun özüne dairdir. Hakikatte İslâmsız bir dünya insansız, insafsız ve vicdansızdır. “İnsaniyet-i kübra olan İslâmiyet” yaklaşımı ise yüksek ahlâkî değerlere sahip olarak barış içinde yaşamaya, hatırı yüce olan hakka davettir. 

Okunma Sayısı: 149
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı