Dünya bir kandil, bir nur, bir aydınlık, bir kurtuluş, bir huzur, bir bahar bekliyor.
Denemediğimiz yol kalmadı. Bütün yollar, bir saadetli yola/medeniyete çıksın istiyorsak Medine'deki misafirin kimliğini kimliğimiz eylemeliyiz. Yoksa kim'liğimize kimse bakmayacak; bakmıyorlar zaten. Dönelim o zaman Medine'ye... Medenîliğe yani...
Şöyle tertemiz… Anadan yeni doğmuş gibi… Çocuklar gibi (yalansız, riyasız, hırssız, hasetsiz, gıybetsiz, mert, cömert, hesapsız) olabiliriz. Hazır gelmişken kandil; ser dua mendilini de…
iste de iste!
Miraç; sonsuz bir ilaç... Her derde devâ...
Bildik ki fakirliğimiz; zenginliğimiz... Bu çok zor... bu çok kolay bulmaca! Miraç; sonsuz taç...
Kandil benim mendilim… Gecelerimi serdiğim... Dualarımı derdiğim... Terk ettiğim dünyayı... Ne de hızlıymış her şey dediğim... Koca koca binaları görmediğim... Gecelerin aydınlık olduğunu bildiğim... Yıldız yıldız güldüğüm... Kış gibi öldüğüm... Bahar gibi dirildiğim... Aynalarda kendimi gördüğüm... Hafiflediğim...
Miraç; insanlığın başına takılan bu ulu taç... Secdeler, secdeler, secdeler... Alnıma sürdüğüm sonsuz ilaç...
Ruhum her daim O Sonsuz'a aç... Bu âciz, bu fakir hep O'na muhtaç...
Ettehiyyatülillah...
Miraç; er ân açık o kapı… Anahtarı?İçinde bir yerde… Her derde devâ orası…Âb-ı hayat… Âb-ı Kevser… Daya kalbini…
Kana kana iç. Sonsuz durak burası…Artık, sevincin zirvesi… Aşkın ötesi… Duy/dun o sesi. Miraç… Bu ben ki sonsuz aç… Bu ben işte sana muhtaç…
Miraç; sonsuz yükselişin yolu, adresi, neşesi... Dostluğun zirvelendiği en nurlu zaman... Mülakatın, görüşmenin, muhatap olmanın, buluşmanın ta kendisi... Sunulmuş/sunulacak bütün hediyeler için teşekkürün; her şeyin sahibine iletildiğini bilmek saadeti... Ötesi bana kalmış; yol açıldı ya... Secdeleri ne kadar cilalarsak; alnımız o kadar ak olacak.
Bana mı öyle geliyor; ortalık kandil sükûneti... Ne kadar ihtiyacımız varmış meğer; kendimizi dinlemeye! Çok yorulduk; çok! Kafamız ambale oldu. Kalbimiz katılaştı. Ah, şu dünyayı ebedî sanmalar ve ebedî yanılmalar... Eskiye dönemeyiz de geldiğimiz yerde de fakirimiz perişan, zenginimiz şaşkın... Bu kadar huzursuzluğa ancak büyük gayretlerle gelinirdi; geldik. Böyle bukalemun günlere geleceğimiz; aklıma gelmezdi.
<<<
SEYR Ü SÜLÛK
Zamanları mekanları aşıp…
Yaklaşıp yaklaşıp yaklaşıp…
Hayrettin sonsuz duraksızlığında…
<
Ötelerin ötesine, ötesine…
Bütün isimlerin harmanında…
Daha yok böyle bir seyr ü sülûk…
<
Yol bu demek yolculuk bu…
Görünen görünmeyen ne varsa…perdelerin önünde ve arkasında…
<
Gitmek bu demek gelmek bu…Karanlıkların aydınlığa büründüğü…
Ve bir anahtar elinde bütün kapıları açan…
<
Kapanıp kalmıştım içime bir zaman.
Bir “hayat” vardı ne olduğunu bilmediğim…
Hele bir “ölüm” ki önümde; ürperdiğim…
Bir hüzne düşmüştü yüreğin…
Birer birer gidenlerin derin acısından
Fanilik yarasının yaraladığı gönlün..
<
Nasıl bir istekti ki sendeki; sonsuz el…Elinden tutup gözünün gönlünün sonsuz açıldığı…
Bu yüzden (mi) yüzündeki o bitmeyen tebessüm!
<
O sonsuz yoldan, o seyr ü sülûktan…
Açlığıma, susuzluğuma, aşksızlığıma…
Getirdiğin o âb-ı hayatın, o bitmeyen aşkın sermestiyim.
<
Anladım; bilmediğim beni bana getirdin.
Kendini unutup O’na uçtuğun kanatlardan…
Bana da taktığın için selam sana ey en insan!