Çok az şey hatırlarım çocukluğuma dair. Biri bembeyaz karlar…
Birisi de kar benekli babamın kırçıllı paltosu…
Çalışmak için doğmuş babam.
Ha unutayazdım azmini; ümitsizliği öldürmüş biri.
Ümit içinde dipdiri…
Yaşamak yapışmış her yanına.
Bakışlarına, canına, ruhuna…
Kimi bulursa hayata çağırırdı:
Bak; bu, güneş; kaldır başını!
Bak; bu, papatya, bu karınca; eğil!
Bak; bu, sabah; duy bu ezanları!
Bu adımlar senin, durma!
Hele sabah namazlarına kaldırması…
O kızgın adam bu mu?!
Haydi yavrum, haydi uyan!
Mezarda çok yatacağız; uyuma!
O eski evler, taş evler, sobalı…
Ha bir de o kara ocaklı yani “şömineli…”
Çıtır çıtır, o ocaklarda ne hayatlar pişti!
Dedem, babaannem, halam…
Cıvıl cıvıl misafir akrabalar…
Ev mi, konak mı, saray mı?!
Bir kenarda atlar, ötekiler…
Şimdi bir masal gibi…
Babamın kırçıllı paltosu…
Kızgınlığı, bitmeyen telaşesi…
Çok az neşesi…
Ve bir de meşhur bisikleti…
Bir fukaralık ki sorma!
Sonradan farkına vardığım…
Öksürük, tıksırık ve zayıf bir çocuk…
Bin türlü hastalık ilk fırsatta uğradığım…
Babam kızma bana; şimdi o işte doktorlara uzaklığıma!
Meğer yokluğun faturasıymış yakamıza yapışanlar!
Bir yandan fabrikada işçilik…
Bir yandan tatil pazar, işporta…
Hayatı tutmaya çalışan gayretlerin hatırına…
Derken aldın bizi o eski taş evden.
İyi cesaret ha; tuttun ev yaptın bir de.
Bir bodrum kat, bir de üstü işte!
Bir kiracı geldi; bodrum hoşlarına gitmiş. Gelip oturdular iyi ki.
Belli, asil bir aile…
Türkçeyi öğrenmeye başlamıştım böylece.
Dedim ki bir gün Yüksel Teyze’ye:
Yüksel tiizee...
Gözlerime baktı, dün gibi hatırımda: Tiize değil Ali; teyze!
Hâlâ içim titrer; yanlış bir telaffuz düşerse dilimden diye.
Sade bundan bile; istifaden bol olsun Onun rahmetinden.
İlkokula gidiyorum; bildiğiniz çocuklar gibi.
O da ne; kocaman “adam” oldum onların gözlerinde.
Gelip gidenler var o bodrum kata:
Ali Mutlu, Mehmet Güntay, Mehmet Beng…
Ahmet Duran Bekret, Abdurrahman Ceylan, Pılı Pırtıcı Osman Emmi…
Saysam daha bir gemi adam; iyi mi!
Gitti gider; o günler gelmez daha.
Hâlimi dilimi sormaz daha.
Gitti gider zamanlar; akıyor sonsuza.
İyi ki katılmışım bu akın akın koşuya!
Şimdi çoğu rahmetli; bıldır gitmiş Hasan da Emmi.
Nurları orda okur; her kim ki burada nurlar dokur.
İlk tevhid dersini o bodrumda almıştım. Gülen yüzler karşımda; sırıtkan bir dünyada.
Cennet gibi adamlar; şaka gibi…
Şaka gibi; Ali Kardeş diyorlar bana.
Adını koyamadığım güzellikler doldu dünyama.
Bir merak sardı beni; kim yazmış bu eserleri?
Ölçülü de gidiyorlar; meğer hapis polis varmış.
Ah bu istibdat böyle her zaman mı iktidarmış?
Aklım erince artık her zil çaldıkça…
Kapıya bakıyordum polis molis mi diye.
Anlamadım ve anlamam; suç aletleri orta yerde:
Benim dağıttığım bardak altları…
Ve işte o başkahraman kırmızı kitaplar...
Neyse korkular geçmedi de geçti gibi diyelim.
Babamın kırçıllı paltosunu yeniden giyelim.
Giyelim de paltodan evvel bazı şeyler diyelim.
O palto kar yağmış gibiydi veya pamuk atılmış.
Bulursam almak isterim; nostalji olsun diye.
Kaç yıl giydi bilmem; o kendine ne yakışan paltoyu!
Yıllarca yan cebinde eve gelen Yeni Asya.
Aklımda kalan o yıllardan Kırkpınarlı Hasan tefrikaları.
Okuma sevgisini aldığım o köşe…
Kırçıllı paltolu babamı bekler oldum her akşam.
O gün bugündür Yeni Asya ve ben ruh ikizi olmuşuz.
Açılmış kapanmışız; gülmüşüz ağlamışız.
Ne oyunlar bozmuşuz.
Benim kırçıllı paltom olmadı da az benzemedim babama.
Ben de doldurdum cebime, evime, arabama.
Rahmet olsun Yüksel Teyze, ey Celalettin İstanbullu!
Kiracı demeye dilim varmıyor.
Gelmişler gazeteli ve nurlu…
Yüzleri, gözleri, gönülleri sürurlu…
Yeni Asya pişman etmez, dostları düşman etmez.
Gazetem diyor ki:
Hak ve hakikat dedik, niye pişman olalım!
Muhabbet, uhuvvet varken niye düşman olalım!
Yeni Asya nerelerden aldı getirdi bizi!
Geldiğimiz yer uhuvvet, muhabbet, hürriyet, nur denizi…
Yeni Asya, muzır manilerin var ki doğru yoldasın.
Yaramaz çocukların taşladığı meyveli bir ağaçsın.
Son kale dedikleri Sözler’in sözlerisin.
Kurda kuşa yem olma; hürriyet neferisin.