Dünya gürültülü... Kafalar karışık... Teknoloji huzur getirmedi; olanı da götürdü.
Hastalıklar arttı. Silâh ve ilâç satışları patlatıldı. Diplomadan, tecrübeden, liyakattan ziyade ahbap çavuş ilişkileri ön plandaki yerini bırakmıyor. Yalan dolan, talan, falan filan zamanlar diyarına mı düştük. Propaganda; hayatın, hakikatin perdesi mi oldu?
Fakat hayat devam ediyor; ölüm de...
Ne yapmalı?
İnce eleyip sık dokumalı... İnsan olduğumuz her daim hatırlanmalı... Nasıl yaşadığını herkes kendi sorgulamalı... Bu fânîden nasıl şahane bir sonsuzluk kapısı bulabiliriz; onu gözetmeli… İş bittikten sonra; neye yarar, tüh be!
Havaya, hevaya kendini kaptırma! Herkes tek başına ölüyor. Hayat denilen emanete iyi bak! Aklını, kalbini yokla; oraya buraya emanet vermiş olmayasın! Sen insansın ha! Kendini hafife alma! Dünyayı kazanıp öteki tarafı kaybedenlerden olma! Dünya kısa; ahiret sonsuz... Hesabımızı sıkı yapalım. Aldatanlar çok; ikazcılar az. Bunu da bir kenara yaz: "Dünya rüyasını tutmaya çalışma!"
Yoksa neler mi olur? Fânîliğe sarılır da bırakmazsak ebedî âlemden saadet hissemize düşecekler tehlikeye girerse ya? Yaa!
İçimizi yani kalbimizi/kendimizi terk ettiğimizde olacaklar olsun ister misin?
İçimiz her mevsim eleğimsağma... Gözlerimizin rengi bundan… Git, git; dağlar var içimizde... Dalga dalga sular... Açılıp kapanan bulutlar... Uzayan yollar... İçimiz sonsuz bir diyar...
Kitaba uzakların gürültüsü dünyayı bastırıyor. Haberler onları öne çıkarıyor. Bağırtılı çağırtılı adamları…
Çok sıkı tutuyorsun dünyayı; gevşet biraz! Biraz sakin ol, biraz yavaş... Ayrılıkların ölüme yürüyor; bu telâş yakışmıyor faniliğine.
Sabahı kokla; taze su kokusu... Yollar uzun zamanların uykusu...
Uyandırmalısın! Güneş, okşar usulca yolcuların mahmur saadetini.
Uzun yoldan geldiğimi anlasalar bir Temmuz sıcağında. Kuyudan kar suyu getirseler. Bir ağaç gölgesinde öğle uykusu çeksem. Kuşlar, gökyüzü, yapraklar, cırcır böcekleri hoş geldin, rahatına bak, dese! Yani böyle bir mola yeri bilsem dünyayı.
Dur, dur. Bi’ dinle, gel, bak!
Pazarcıların gürültüsü geliyor aşağıdan. Çadır direklerini topluyorlar. Sabahleyin bin bir heyecanla pazarlarını kuran bunlar değil miydi?! Bağırtı, gürültü; bu kadar işte! Dünya bundan uzun mu? Gitmeem deyu çığlıklar ata ata gidiyoruz da bu hırslar ne? Şehirleri kapatan binaları görüyorsunuz ya... Mısır piramitleri uzakta değil artık. Asırlar öncesi günümüze kadar nasıl da taşındı! Tarih tekerrürden ibaret ya! Piramitler gibi bunlar da gurur heykelleri... Tıpkı heykellerin ruhsuzluğu...
Pencereden bakılacak dünya!
İçine çekme beni;
İsraf olurum sonra.
Ve ey şöhret merdivenlerini tırmanarak hızla kendini unutan misafir! “Medenî”değil ama “madenî” bir dünyaya geçmek için bunca yorulmaya değdi mi?
«
BİR ANLIK HİKÂYE
Netice itibarıyla…
Bu itibar bitecek.
Burası dünya…
Birkaç gün yani üç gün.
Dün, bugün, yarın.
Yani bildiğimiz bugün.
Hattâ doğrusu şu an.
O da bir an durmayan…
Sen boyuna oyalan!
AH