Nerde o güzelim ağaçlarımız? Dünyanın nefesini kesersen yaşayamazsın. Sonra bu önüne duramadığın seller ve yeller sürükler de savurur seni; yaa!
Kes, kes; şu ağacı da kes; nerden duyacaksın o zavallının konuştuğunu; zavallı seni!
Kocaman âlemin zübdesi/özü/özeti/çekirdeği olduğunu kendinin anlamayınca nerden bileceksin bir kuşun o ağaçtaki yuvasının, yavrularının ne olduğunu! Vay vay seni!
Seninle söyleşemem. Oturup bir çay, çorba karıştıramam. Bir çiçeğin gönlünü alamam seninle.
Boşuna değil, senin gibilerden tevahhuş eyleyip kurda kuşa ünsiyet etmeleri birilerinin. Sen çok fenasın çok; iyi ki fânîsin. İyi ki hırslarının hırsızlığı yarım kalacak. O ağaçları kesip yaptığın kaşanelerde çok oturamayacaksın. Kahkahaların ummadığın anda sessizliğe bürünecek. Kuşlar ağıt yakmayacak sana. Ağaçlar yüz vermeyecek.
Ağaç kesmek kıyamete davetiye…
Bütün şehirler havasız bırakıldı. Yeşilliği yok etmek, gökyüzünü örtmek, hâl hatır sormayı unutturmak için mi dikiliyor bu betonlar!
Şimdi bu tedirginliğimizi iyi edecek şeyler lâzım:
Bahçeli bir ev-cik… Tavuklar… Tam da vaktinde öterek günün gecenin farkına vardıran çilli bir horoz… Küçük bir kütüphane… Haftada bir dostlar meclisi; kuru fasulye, pilav… (Karanfilli çayı ben demlerim.)
“Yedek paraları” kenarda niye bekletir bu zenginler? İlle de musibet gelince mi kendimize gelelim? (Biriktirdiklerinizin çoğu kalacak zaten başkalarına!)
Yaşamak diye bir sanat var da… Bu da kitapsız, kalemsiz yani kelimesiz olmuyor.
Çok bi’ ümidim yoktu, ama belki bu “değişik” yüzler -olmaz ya yani, işte- yüzünü güldürür sandımdı; azıcık!
Herkes ev biriktirirken ben de -işim yok gibi- evi kitap doldurmuşum. Okudukça da cehaletimin sonsuz olduğunu görmüşüm.
Lütfen, hayatı bu kadar üst üste yığmayın! Bak; bir depremde dünyamız çöp yığını oluyor.
Apartmanlar bir yakınlığın adresi olacakken, yalnızlığın oldu... Komşuluğa komşu olamamak da varmış!
Ağaçları, kuşları terk etmek demek… Aidat demek… Asansörde kalmak demek… Ayaklarını omzuna alıp yürümek demek… Misafir çağırmamak demek… Cimrilik demek…
Şu “mahalle” isimlerini tekrar “köye” çevirelim. Bırakın millet koyununu, ineğini beslesin. Size ne arkadaş!
*
SAAT SESLERİ
Durunca anlaşılır saatin kaç olduğu.
Turgut Uyar
Dinledin mi saatçi dükkânlarında:
Ânın, zamanın, saatlerin sesini?
Hayatın hevesini?
Saat değişir.
Saat saat değişir.
Saati saatine uymaz.
Vedayı anlatır saatler.
Duvarlarda evlerin…
Kolumuzda hayatın nabzı…
Meydanlarda çın çın…
Kocaman kuleler…
Şehirler hırçın…
Değil ölüm…
Yaşamak bile ölüyor şehirlerde.
Koşarken göremezsin.
Çok saatler sordum;
İşe geç kaldığım demlerde.
Hiçbiri saatinde değildi.