"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bir Hakikat Adamının Nurlu Mücadelesi

15 Haziran 2021, Salı
Puslu günlerdi… Altı asırlık imparatorluğun ömrünü hitama erdiren kalem-i kader, her zorluğun içinde bir kolaylığı da müjdeliyordu.

93 Harbi de denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası toprak kayıpları ile küçülmeye yüz tutan imparatorluk, kendi içinde de sosyal, ekonomik çalkantılarla boğuşurken adeta yarım kalmış Meşrûtiyetin ayak sesleri duyuluyordu.

Bütün bu ahval içerisinde Doğu’da Said isimli bir genç dikkat çekmeye başlar. Her geçen gün daha fazla eşraf ve ulemanın dikkatini çeken bu delikanlınınismini, Van Valisi Tahir Paşa da işitmiştir.

Eğitimin medrese eksenli olduğu Siirt, Bitlis, Tillo gibi doğunun ilmi referanslarına haiz Ulema; ince bir zekâ, hafıza, analitik düşünce yeteneğine sahip olan, ayrıca klâsik medrese ilminin çok ötesindeki bu genç Said’e Bediüzzaman ünvanını verir.

Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın himayesinde konağındaki kütüphanesinde, fennî ilimler ve doğu-batı klâsiklerinden oluşan birikimi de, bu gencin hayatının sonraki dönemlerinde materyalist felsefeye karşı Kur’ân’ı bu yüzyılın kabulleneceği delillerle sunmasında temel taşlardan biri olacaktı...

Asırlık bir İmparatorluğun manen ve madden sarsılması ve artık çöküş emareleri vermesi, yeis ve karamsarlığın bir sis gibi sarması, bilhassa Doğu vilayetlerinde alışılmışın dışında farklı düşünce ve çözüm tavsiyeleriyle dikkat çeken Said Nursî’ye ilgiyi arttırıyordu.

II. Abdülhamid’in kıymet verdiği İşkodra’lı Tahir Paşa, Van Valisi olarak atandığında aşiret anlaşmazlıklarını çözen bu cevval, dinamik fennî ve dinî ilimlerde donanımlı gençle tanışmış ve Said Nursî için hayatının yeni bir dönemi başlamıştı.

Farklı bir kişiliği vardı Molla Said’in. Alışılmış medrese suhtelerinden değildi, Doğu âlimlerinin muasır ilimleri öğrenmelerinin ihtiyaç olduğunu söylüyor, felsefî düşünceyi toptan reddetmeyerek kıyas-ı mantıkî metodu ile tevhid ve vahdeti anlatıyor, mevcut dinî-siyasî bütün sorunların da cehalet ve ihtilâftan kaynaklandığını belirtiyordu.

Özellikle Doğu’yu çok önemsemesi ile burayı adeta asayiş, huzur ve terakkiyatın ilk basamağı-ilk hareket alanı kabul eden Said Nursî’nin din ve fen ilimlerinin birarada okutulacağı Medresetüzzehra isimli üniversite projesinden Tahir Paşa’ya bahsetmesi bu yoldaki ilk adımı oldu.

İngiliz Parlamentosu’nda konuşan Sömürge Bakanı’nın Kur’ân’ın Müslümanların elinden uzaklaştırılması gerektiğine dair sözlerinin gazetelerde haberleşmiş olması da Said Nursî’yi harekete geçirmişti.

‘’Gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner’’ diyordu Bediüzzaman. Onun bir gaye-i hayali, hedefi vardı… Zihni hep enesinden uzak, İslâm âleminin Kur’ân’ın temellerine, hakikatlerine dönmesi, İslâm-Müslüman kavramlarının Asr-ı Saadet iklimindeki gibi yeni yüzyılda yeniden doğması için çalışıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde önemli pay sahibi olan İlmiye Sınıfı’nın yozlaşmasının da farkındadır. Nursî, cehaleti görmezden gelip halı altına süpürmek değil, ortaya çıkarıp izalesine çalışıyordu.

Mevali sisteminin yüzyıllar içinde adeta iltimas kapısı olup, klâsik medrese eğitiminin bozulması, asrın felsefî-materyalist hücumlarına karşı taklidi şekilde pasifize olması ve cehalet, yeis, taassubun hakikati gizlemesi karşısında ‘’İcaz-ı Kur’ân’ı beyan et..’’ tasavvuru ile hareket ediyordu.

İstanbul hayatı ilmi yönden daha fazla tanınmasına sebep olmuş, eğitimdeki reformist düşüncelerini belirten dilekçesini Sultan’a sunmuş, hatta 1908’de Şark ve Kürdistan gazetesinde de yayımlanmıştır.

Hz. Ömer’in ‘’Hakikat ağırdır, acıtır...’’ sözleri bir kez daha zemin bulurken, Said Nursî’nin bu teşebbüsü Sultan’a yakın rical tarafından manipüle edilerek akıl hastanesine gönderilmesi hadisesi, bugün bile gerçeği bilmeyen cahil çevreler ve taammüden İslâm düşmanlarınca kullanılmaktadır. Yapılan tetkiklerde “nadire-i cihan’’ bulunarak serbest bırakılsa da, İstanbul’danuzaklaştırılır.

Maaş karşılığı Doğu’ya dönme teklifini reddeden Said Nursî’nin para-makam-şöhretli olma-tanınma gibi kıstasları olmadı hayatı boyunca.

Bir derdi vardı; “Karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor içinde evlâdım yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya gidiyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemişde, ayağım ona çarpmış ne ehemmiyeti var?’’ diyerek karşılaştığı olumsuzlukları hep hiçe saydı.

Bir gaye-i hayali vardı çünkü... Bilenler bilir; bir zamanlar İstanbul’da bir meczup yaşar, yolda her rast geldiğine ‘’Allah var!’’ diye söylenirmiş. Yine böyle birgün karşısındaki adam da “E biliyoruz be adam..’’ diye söylenince meczup cevap verir; ‘’Bildiğiniz gibi değil Allah var!’’

Said Nursî’nin yüreği iman ateşinin nuruyla dolmuş; bütün insanlığa haykırarak beşerin küfrüne meydan okuyordu; ‘’Allah var!...’’

Bu yolda kendisine meczup denmesi, delilik ithamları ona vızıltı bile gelmedi.

Öyle ki; tabiatperest bir inanışla kâinatın işaret verdiği veya ‘Kâinata pozitif enerji gönderelim’ fikrini kendine motto yapmış zihniyetin;

Hayatta tesadüflerin değil, tevafukların/uyumlamaların olduğunu, Her olayın Kâinatın sistematik düzeni içerisinde sonsuz bir ilim-kudret-irade tarafından kayıtlandığı gerçeğine iman etmiş Said Nursî’nin sıkıntılı bir esaret zamanında, geçerli bir sebep de yokken, sağlam demir bir sobanın patlamasını adeta ‘’bu zindandan gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı’’ diyerek hüznüne teselli verdiğini söylemesini, mezkûr zihniyetin ‘’sobayla konuşan adam’’ diye istihzalarını da haksız, hadsiz, ön yargılı ithamlara örnek olarak vermek gerekir.

Said Nursî din ve vicdan hürriyetini imparatorluktan cumhuriyete giden süreçte cesurca ifade ederek, Meşrûtiyetin de İslâmla zıt olmadığını aksine hürriyetin büyük nimet olduğunu payitahtın en çalkantılı dönemlerinde ifade eder.

İnsanlık tarihinin müsbet yönde değişimine sebep olan büyük insanların ortak özellikleri; dirayet-sebat-metanet ve en önemlisi ihlâslı, samimî inançlarıdır!

Bediüzzaman hayatın manasını sorgulatıyordu etrafına, ulaşabildiği bütün insanlara. 

‘Nerden geliyorsun’ ve ‘nereye gidiyorsun’ derken insanın mahiyetini, varoluş sebebini, hayatın anlamını basit, sathî, egoist bir düzlemde değil;

Derinlere nüfuz ederek maddî âleminin somut, mantıkî delilleri ile mana âlemine nüfuz ediyordu...

Tevhid-iman-Kur’ân hakikatleri ile her soru, her endişe, her korku yerini sükûnete bırakıyor, bu asrın insanının akıl ve kalbine şefkatli dokunuşlar yapıyordu.

Bu yolda karşılaştığı menfi olaylara önem vermeyen Üstad, aslolanın vazife olduğu, neticenin zamanın ve zeminin sahibi Allah’a ait olduğunu söyleyerek ümit ve konsantrasyonu bozmuyordu.

Bu bağlamda İngiliz Muhipler Cemiyeti üyesi Said Molla’nın Said Nursî diye tanıtılması veya Şeyh Said isyanının kendisine maledilerek hakkında nefret oluşturulmaya çalışılması bozuk zihinlerin batıl idlâlleri olarak kaldı.

Oysa ki; 1920’nin Mart ayında İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşı ‘’Hutuvat-ı Sitte’’ eserini yazan Bediüzzaman’a İngiliz işgal kuvvetleri komutanı tarafından ölü veya diri yakalama emri çıkarılmıştı.

Anadolu’da başlayan Kuvay-i Milliye mücadelesinde Said Nursî bir fetva yayımlayarak İstiklâl mücadelesini cihad, mücadele edenleri de mücahit olarak tanımlamış bizzat kahramanlıkları sebebiyle Ankara’ya dâvet edilmiştir.

Cumhuriyeti her fırsatta öven Bediüzzaman, yeni oluşan yönetim sonrası kendini tamamen ilmî-imanî mücadeleye vererek batı ve kuzey kaynaklı maddeci tabiatperest fikir akımlarına karşı çalışmalarda bulunuyor, din ve vicdan hürriyetinin tam tecellisini görmek arzu ediyordu.

Batıl-materyalist felsefenin serbest intişarı karşısında, bu Kâinatın sınırlandırılamayan bir İlim, Kuvvet, İrade tarafından sevk ve idare olunduğunu aklî ve mantıkî delillerle ortaya koyan eserlerinin telifine başlar.

Risale-i Nur... Nur kitapları. Klâsik tefsir anlayışından farklıdır eserleri… Kur’ân’ın tevhid, nübüvvet, ölüm sonrası, ahlâk, ibadet gibi temel noktalarındaki âyet açıklamalarını bu asrın ‘’görünmeyene inanmama’’ seküler anlayışına karşı görünen âlemden; insan-kâinat-tabiat sstemlerindeki aklî delillerle ortaya koyan iman dersleriydi...

Onun cehdi, gayreti, savunması dahilde hep kalemle oldu. Hariçteki düşmana karşı yapılan kılıçla mücadelenin de bir parçası olan Said Nursî, dahilde iç kavga ve karışıklıklarda hiç yer almadı!

O, bu milletin bir ferdi olarak farklı fikir ve anlayışlarda olunsa da iman noktasındaki kardeşliğe muazzam önem veriyor; dinî hassasiyetlerin toplumda kışkırtılarak bir kıyama dönüşmemesi için yönetimi, idaresi, halkı ile bin yıldır İslâmın bayraktarlığını yapmış milletin torunlarına kılıç çekilemeyeceğini netlikle beyan ediyordu.

Kendisi ve eserlerine uygulanan tecrite karşı; madem fikir hürriyetince inkâr felsefesine karşı hürriyet varsa, iman hakikatlerini anlatan derslerin de serbestliği olmalı teziyle karşı çıkıyordu.

Asıl adı Reinhart Anne Dozy olan Hollanda’lı protestan şarkiyatçı yazarın Kur’ân ve Hz. Peygamber (asm) hakkındaki iftira ve hakaretlerinin tercüme edilip basımı ki bu Müslüman kitleyi infiale sevk edip, dinsizlik ve anarşiyi netice veriyordu.

Buna karşı hiçbir siyasetle alâkadar olmayan, sadece iman-Kur’ân hakikatlerinin tefsiri olan Risale-i Nurlar’a uygulanan tecritin tenakuzluğuna dikkat çekiyordu… Dini toplumun siyasetler üstü ortak değeri kabul ederek, siyasetin dini hak ve hürriyetin önünü açacak bir anlayışla icra edilmesi uyarısını yaptı hep. Üstad Said Nursî kendini dindar bir cumhuriyetçi olarak tanımlamıştı, adalet ve meşveret hususunda kılı kırk yaran Bediüzzaman, ‘’kişi sevdiği ile beraberdir’’ hadis-i şerifinin yaşayan örneği oldu.

O hep Hâlıkı, Mabudu, Hâkimi Rabbi ile beraberdi. Şu Dünya denilen sahraya bakıyor ve haykırarak: 

“Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştüm, Sana dehalet ediyorum ve Sana hizmetkârım ve Senin rızanı istiyorum ve Seni arıyorum...’’ diyordu.

Şahsa, isme, şöhrete, bilinmeye zerre ehemmiyet vermeyen Said Nursî, aczini izhar ederken ‘’Ya Rab! garibem, zaifem, acizem, ihtiyarem el aman guyem. Bizi doğru yola ilet’’ feryadı ile gurbet gördüğü bu fani dünyayı, asıl vatan olan ahiret yurtlarının sınav salonu olduğu gerçeğini, hayatın akışında, manasında, özünde görüp ispat ederek çağdaşları ve nesl-i âti için hikmetli bir Mürebbi, Üstad, Müceddid olmuştur.

Günümüz insanının ruhunu sıkan; hayatın manası nedir -ölüm ne içindir- insanın vicdanın, aklın mahiyeti nedir? sorularına, Kur’ân’ın cevabını taassub ve ön kabullenişle değil, tahkikî, delilli, ilmî nazariyatla veren Bediüzzaman; ‘’Varoluş’’ hakikatindeki vazifesini tamamlayarak 23 Mart 1960’da ebedî saadet saraylarına vasıl olmak üzere bu hayata veda edip, ruhunu Rahman’a teslim eder.

Mazinin nurlu sayfalarında yerini alan Bediüzzaman Said Nursî, müstakbele uzanan ve Kur’ân’ın nurunu taşıyan eserleri ile ilmin izzetini muhafaza eden, Biiznillah uhrevî semerelerle dolu vakur, şecaat ve merdane bir hayat hikâyesi bıraktı geride.

Allah kendisinden ebeden ve daimen razı olsun. Rahmet ve duâ ile…

Âlemlerin Rabbi olan ALLAH’a hamdolsun…

Okunma Sayısı: 1229
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı