Nereye gitsem, geçmişte tanıştığım birisi karşıma çıkıyor ve kendimi eski günleri yâd ediyor buluyorum. “Ne günlerdi be!” deyip birlikte güldüğümüz vefalı dostlarımızla o kadar çok ortak hatıralar var ki…
Bir zamanlar hakkımız birbirimize geçmiş olanlarla bile konuşmak güzel. İletişim kazası yaşadıklarımızla, yanlış anlayıp, sonra da doğrusunu buluyor olmak ve helalleşmek...
Bunlar gerçek dostluğun vasıflarından… Bu yüzden dostluğun mayasının “vefa” olduğuna inananlardanız.
Vefa; fedakârlıkları ve güzellikleri asla unutmamaktır bir anlamda.
Vefa; sevgi ile saygının devamlılığı demektir.
Dostlarını her daim hatırlamak ve dostları tarafından hatırlanmak.
Hem arayan oluyorsun, hem aranan… Öyle ya; “Kula vefası olmayanın Hakk’a vefası olur mu?” diye soruyor Mevlana.
***
Vefa sadece “bir şeyi yerine getirmek, sözünde durmak, bağlılık” gibi sıradan bir kavram değil…
Sadece, iyilikte bulunanlara misliyle veya daha fazlasıyla karşılık vermek demek de değil.
Yıllar sonra bile bir araya geldiğinizde karşındakinin gözlerinin içine, geleceğe bakabilmektir “vefa.”
Baktım, tasavvufta vefa; “Ezelden, ‘bezm-i elest’te Allah’a verilen söze, misaka bağlı kalmak” şeklinde tanımlanıyor. Bediüzzaman Hazretleri vefayı, “…asr-ı hazırın ihmal ettiği duygulardan biridir” diye vasıflandırıyor.
Herkes bu meziyeti taşıyabilir mi? Hayır. Şahsi menfaat öne çıkınca, içtimaî ve sosyal hayatın temel prensipleri de bozuluyor ne yazık…
“Ahde vefa” sözünü nereye koyacağız peki?
***
Halbuki “vefa”lı insan hem sosyal hayatta hem de Allah katında itibarını arttırır. Kişiye şeref ve haysiyet kazandırır vefa, insan bedenine giydirilmiş elmas ve yakuttan bir elbise gibidir. Güzel bir meziyettir vefa…
***
Bediüzzaman’ın “kaşık” hikayesi müthiş bir vefa örneğidir.
Tenekeci Abdullah Gayretlioğlu, Üstad’ın kaşık meselesini şöyle anlatır:
“Bir gün Zübeyir, ortasından kırılmış bir kaşık getirdi. Bu kaşığı tamir etmek için Üstad göndermişti. Kaşık alüminyum olduğu için kaynak tutmuyordu. Kolayından gidip, on kuruşa bir çay kaşığı aldım. Bunu Üstad’a götürdüm. Üstad bana, ‘Kardaşım, sen bilmiyor musun, bu kaşık benim kırk yıllık arkadaşımdır’ dedi.
Bu defa çaresiz tekrar dükkana gelip, küçük bir saç keserek kıvırdım ve kaşığın içine geçirip iyice sıkıştırdım. Sağlamlaşınca, götürüp Üstada verdim. Çok memnun oldu ve bu tamirat için bana yirmi beş kuruş verdi...” (Son Şahitler)
***
Bediüzzaman Hhazretleri Tatarları çok severdi. Şualar adlı eserinde bu konudan şu şekilde bahseder:
“Ben Tatarları beş vakit duama dahil etmişim. Bir zamanlar esarette iken, Kosturma’da iki ihtiyar Tatar kadını bir küçük pencereden benim yiyeceğimi getirip, bana yardım ediyorlardı. Belki de onlar, benim kurtulmama, Risale-i Nur Külliyatını yazmama vesile olmuşlardı.” (Şualar, 263)
Beş vakit Tatar kabilelerini duasına dahil eden Bediüzzaman’a 1948’de zehir veren Afyon Savcısı kimdi biliyor musunuz?
Bir Tatar’dı!
Ama Bediüzzaman Hazretleri, talebesi Abdülvahid’e şöyle der: “Abdulvahid, sen neredeyse onu bul, mektup yaz. Cehennemin azaplarını çekeceğimi bilsem, ondan hak talep etmeyeceğim. Hakkımı helal ettim” diyerek, Risale-i Nur hatırına, müthiş bir “vefa” örneği sergilemiştir. (a.g.e.)
***
Soruyorum;
Ahde vefa sergileyecek kaç yiğit var aramızda?