Eskiden beri var olan, ancak özellikle son yıllarda daha da belirginleşen bazı davranış ve hareketlerin, anlatmaya çalışılan iman ve Kur’ân hakikatlerine perde olduğu görülüyor ve bu durum zaman zaman dile getiriliyor.
Bu olumsuz yaklaşımlardan biri de “şekilcilik ve ahlâk arasındaki kopukluktur.” Dinin örf, adet ve şekilsel boyutuna gösterilen hassasiyetin; dinin özünü oluşturan adalet, dürüstlük, istişare, kul hakkı, liyakat ve çevre bilinci gibi temel ahlâkî değerlere aynı oranda yansımadığı müşahede ediliyor.
İbadetlerini yerine getiren veya getirmeye çalışan inananların; ticarî hayatta, trafikte ya da sosyal ilişkilerde kul hakkı, istişare, yalan ve adalet konusunda yeterince titiz davranmaması ciddi bir çelişki olarak eleştirilmektedir. Bu çelişki, kişinin anlatmak istediği doğruların toplumda karşılık bulmasını engellemekte ve nihayetinde insanı büyük bir manevî sorumluluk altına sokmaktadır.
İnananlar, inandıkları değerleri hem yaşamak hem de güçleri nispetinde anlatmakla dinen mükelleftir. “İnananların inandıklarını yaşamakla mükellef olması” kuralını, Said Nursî kendi hayatının merkezine koymuştur Bir mü’minin, inandığı değerleri bizzat hayatına aktarması yani temsil etmesi ve bu doğruları gücü ölçüsünde başkalarına ulaştırması yani tebliğ edilmesi, dinî sorumluluğunun ayrılmaz iki parçasıdır. Çünkü yaşanmayan bir inancın anlatılması, sözün tesirini yok eder. Sorumluluktan kurtulmanın ve tebliğ vazifesinin yerine ulaştırılması için; İslâmî ve insanî değerlere her hal ve şartlarda uymak, uygulanmasını sağlamak, uygulamak, hayatının merkezine almak, temel hedef olarak görmek ve hedefe ulaşmak için var gücü ile çalışmaktır.
Said Nursî, yazdığı yüksek iman hakikatlerine insanların “gölge düşürmemesi” adına kendi hayatını olağanüstü bir disiplin altında tutmuştur. “İnsanlar bu kitaplardaki güzellikleri benim hayatımda arayacaklar, eğer ben kusurlu ve dünyevî menfaat peşinde bir hayat yaşarsam, Kur’ân’ın bu hakikatlerine perde olurum” düşüncesiyle yaşamıştır. Hediyeleri reddetmesi, ilmin izzetini koruması ve dünyalık hiçbir şeye tamah etmemesi yani hayatının merkezine aldığı ve ön planda tuttuğu ferağat ve istiğna mesleği bu sosyolojik gerçeğin bir gereğidir. Çünkü örf-ü nâs, İslâm’ın güzelliklerini, o dinin mensuplarının davranışlarında ve tavırlarında arar. Müslüman kötü davranınca, faturayı dine kesmeye çalışır.
Bir anne-baba, bir öğretmen veya bir lider... Söylediği sözün kalitesi ne kadar yüksek olursa olsun, eğer kendi tavırları sözünü doğrulamıyorsa kitleleri peşinden sürükleyemez, baskı ve korku ile sürüklüyor gibi görünüyorsa da tesiri sınırlıdır. İnsanlık tarihi, sözü ile özü bir olanların (lisan-ı hâliyle konuşanların) dünyayı değiştirdiğini gösterir.
İnsanlar satırlara değil, sadırlara yani yaşantılara bakarak ikna olurlar. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Bîçare hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur”1 sözünde de vurguladığı gibi; hakikat ne kadar parlak olursa olsun, onu taşıyan el kirliyse, hakikat de kirli zannedilir. O halde elimizdeki parlak olan hakikatleri göstermek için elimizi, dilimizi ve gönlümüzü temiz ve berrak tutmalıyız.
Ne mutlu iman ve Kur’ân hizmetinde özü sözü bir olan bahtiyarlara!
Dipnot:
1- Hakikat Çekirdekleri, 104. Madde