İktisat kelimesiyle kulaklarımızda soğuk istatistiklerin, büyüme eğrilerinin ve ruhsuz tabloların tıkırtısı duyulur.
Oysa iktisat, kâğıt üzerindeki hesaplardan ibaret değildir; tarlaya damlayan alın terinden sofrada şükürle bölünen sıcak ekmeğe, oradan da insanın kalbindeki kanaat ferahlığına uzanan muazzam bir hayat mizanıdır. Devletlerin devasa mekanizmalarının gürültüsü arasında sokağın ve sofranın sessiz feryadını, yani asıl gerçeğini duyabilmektir.
Modern medeniyetin sarmalında bize hep kaynakların kıt olduğu fısıldanır. Üniversite kürsülerinde anlatılan o meşhur “tereyağı ve silah” misali, acı bir hakikatin tablosudur. Bir toplum gövdesini demirle zırhlarken, halkın geçim sancısı sessizce kanar. Çünkü bu noksanlıklar dünyasında her tercih, aslında vazgeçilenlerin ağıtıdır. Gerçek refah ve haysiyet, vitrinleri dolduran israf çılgınlığında değil; emeğin, üretimin ve adil bölüşümün o sessiz vakarındadır.
Peki, umumî hesapların bu sarmalından sıyrılıp hanemize döndüğümüzde iktisat bize ne fısıldar? İşte bu noktada iktisat, cüzdanı koruyan kuru bir tedbir olmaktan çıkar; ruhu yıkayan muhkem bir ahlâka, hürmet dersine dönüşür. İlâhî beyanda yankılanan “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz”¹ emri, bütçeyi denkleştirme uyarısı değil; bizi yoktan var eden, önümüze nimetleri seren sonsuz rahmete karşı bir edep duruşudur.
Bu ulvî pencereden bakıldığında iktisat, kalbi daraltan bir cimrilik yahut hasislik değildir. Bilakis, nimete karşı gösterilen “ticaretli bir ihtiram”dır.² Yani elindeki bir dilim ekmeğin, bir yudum suyun kadrini bilmek; rızka saygıyla, edeple ve muhabbetle yaklaşmaktır. Verilen nimeti israf etmek, sadece çöpe atmak değil, o nimeti gönderenin şefkatini incitmektir. Nimetleri lüzumsuz yerlere saçıp savurmak, o büyük lütfu fütursuzca hafife almanın ve manevî körlüğün en acı ifadesidir.
Bu derin şuur, insanın sadece ruhunu değil, bedenini de sarar. İktisat, bedene giydirilmiş manevî bir şifa zırhıdır. İktisat Risalesi’ndeki o sarsıcı temsili hatırlayalım: Lezzetleri ayırt eden o küçücük dil, beden sarayının sadece kapıcısıdır; asıl efendi ise midedir, bedendir.² Kapıcıyı şımartıp dilin hevesini tatmin etmek uğruna asıl efendiyi hastalıklara mahkûm etmek ne büyük zulümdür! Çağımızın büyük dertlerinden olan ve bedeni harabeye çeviren amansız ağırlıklar, fıtratın bu ince mizanını kaybetmemizin acı faturasıdır.
Fakat iktisadın insana bahşettiği en asil hediye şüphesiz izzettir. Kanaatsizlik ve hırs, insanın boynuna geçirilmiş prangadır. Lükse esir düşenler; ödenemeyen borçların, bitmek bilmeyen taksitlerin ve devasa borç sarmallarının karanlığında boğulurlar. İktisat ise insanı ve milletleri o yıpratıcı manevî dilencilikten, başkasına el açma zilletinden çekip çıkaran ve başı dik tutan bir haysiyet kalesidir.
Ezcümle; ister memleketin bütçesini omuzlayan bir devlet adamı isterse evindeki lambayı gereksiz yanmasın diye kapatan bir baba olalım, sarsılmaz hakikat şudur: Üretmeden tüketmenin, şükretmeden yutkunmanın, fütursuzca harcamanın bedelini tükenen sağlığımızla, zedelenen onurumuzla ve evimizden uçup giden bereketle ödüyoruz.
İktisat, varlığa hürmettir, yokluğa sabırdır, nimete aşktır. Bırakın gösterişin ve israfın o sahte ışıltısını; şimdi aklımızı, ruhumuzu ve emeğimizi hakikî kanaatin o sessiz, asil ve huzur dolu limanına demirleme vaktidir.
Kaynaklar:
1- A’râf Suresi: 31.
2- Lem’alar, On Dokuzuncu Lem’a.