"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gediz, Murat Dağı, Nur Yaylası

Durmuş Ali İnci
17 Aralık 2020, Perşembe
1976 yaz ortasıydı. Erzurum’da başlayan üniversite hayatımın ilk yılı bitmiş sılaya dönüyordum. Gediz’e uğramadan geçemezdim.

Gediz’e geldiğimde memleketi unutuvermiştim. Hidayet Dönmez Ağabey (rahmetli) ile birlikte öğrencileri, Murat Dağı’na tatile götürelim diye düşündük. Çocuklar sanki dünden razıydı. Herkes ailesinden izin alıp gelmişti. Çok farklı siyasî düşünce ve inançlara sahip ailelerin bize güvenip izin vermeleri şevkimizi arttırmıştı. Deprem icra müdürümüz depremde arta kalan sıvı yağ, gaz yağı, dört tarafı camlı idare kandilleri, koğuş çadırları ve koni tipi çadırlardan bolca vermişti. Bulgur, süt tozu gibi yiyeceklerden de bolca temin etti. Nihayet bütün hazırlıklar tamamlanmış, Hidayet Gülben’in kamyonunun kasasına yerleşmiştik. Motor gürültüsü seksen civarında gençlerin marş ve ilâhî sesleri birbirine karışıyordu. Yükseldikçe yükselen kızılçamlar, sonrasında dev karaçamlar gökyüzünü kapatıyordu. Orman kuşları gibi gençlerin cıvıltıları ağaçların yaprakları arasında yankılanıyordu. Gediz Nehri’nin kaynaklarından bir pınar başına yerleşmiştik. Ertesi gün yakınımızdaki açık termal yüzme havuzuna gittik. Herkes kaput bezinden dikilmiş uzunca donlarıyla havuza dalmışlardı bile. Utanarak kaçışan çocuklar kapalı hamama girip yıkanıp oradan ayrılmıştık.

  Hafta sonu Gediz’den kamyonla arkadaşlar gelir bizim programımıza dahil olurlardı. O gün 4-5 saat odun ateşi karşısında döndürülerek pişirilen erkeç eti tel kadayıf gibi tel tel ayrılırdı. Altına konulan tepsi içine dizilen dilimlenmiş ekmek üzerine dökülen yağı ve suyu bir başka lezzetliydi. Eski terzi, belediye ilân memuru kibar Ömer kardeşimle bugünkü ‘haşema’dan daha güzel bir don modeli geliştirdik. Ömer kardeşimiz bir top kumaş alıp dikip getirecekti. Nihayet beklenen gün geldi. Poşete doldurulmuş donlarımızı da alarak termal havuzun yolunu tutmuştuk. Bizim gençler pehlivan kısbeti gibi çayır yeşil donlarını giymişler havuza koşarak geliyorlardı. Havuzdakiler ‘Yeşil donlular geliyor’ diyerek kaçışmış bizimkiler rahat bir havuz sefası yapmışlardı. Oradan kapalı hamam kısmında yıkanıp Cuma namazı için abdest alacaktık. İçeride bir çeşme başında peştemalları yarı açılmış iki kişi ayaklarını uzatarak oturuyordu. Gençler kulağıma fısıldayarak;

“Hocam şu avret mahalleri açılmış iki kişiyi görüyor musunuz? Birisi Ulu Cami İmamı, diğeri müftü bey.”

“Onları görmemiş gibi işinize bakın. Sakın onlara bakmayın.”

Yaz döneminde açılan, dönem boyunca geçici görevli imamı bulunan camiye girmiştik. Camide çam kokulu esen rüzgârın serinliği ile huzur verici bir hava vardı. Cuma hutbesi okunacaktı. Minberde sarık ve cübbesiyle müftüyü görünce şaşırmıştık. Nihayet hutbe okumaya başladı.  Camide seksenin üzerinde bizim gençlerin bulunduğu çoğu yaşlı 150 civarında cemaat vardı. Osmanlıca yazıp okuyan müftü bey yüksek ses ve Arabi bir söyleyişle;   “Hutbemizin mevzuu hamamda tesettür.”

Bizim gençlerin az önce hamamda perişan gördükleri müftü beyin bu cümlesinden sonra kendilerini tutamayıp manalı gülmeye başladılar. Kaşlarımı çatarak sus işareti yapsam da bazıları gülmelerini tutamayıp dışarı bile çıkmışlardı. Hamamda tesettür usûlünce dosdoğru anlatıldı. Ancak ihtiyarlar yarı duymuş, yarı duymamış anlayamamıştı. Müftü beye seslendiler.

“Müftü bey oğlum, nacap olcedi anlayamadık?”

Artık hutbe vaaz kürsüsüne dönmüştü. Birkaç defa tekrarlasa da bir türlü ihtiyarlara anlatamamıştı.

Müftü Bey Risale-i Nurlar’ı bilmiyor, bilmek de istemiyor, bizlere pek dostça bakmıyordu. Ancak hutbede adeta çaresiz kalmıştı. Nihayet herkesin kolayca anlayacağı cümleyi söyleyivermişti.

“Hani şu ‘yeşil donlular’ var ya onlar gibi olcasınız.”

Namaz çıkışında bütün ihtiyarlar cami önünde toplanmış adeta koro halinde;

  “Akedeş şu yeşil donluların sabısı kim?”

  “Buyrun, onların asıl sahibi Allah. Ancak biz emaneten gözeticiyiz.”

 “Bak sadecim! Biz de yeşil don istiyoz.”

 Ömer kardeşimize çok sayıda don siparişi almıştık. Ancak bu yaşlı emmilerin hepici bi şart goşuyodu.

  “Sadecim sakın yanlış anlama, iyi belle. Mutlaka aynı sizinkiler gibin çayır yeşili olcek. Yoğusam müftü bey onu saymecek.

Olmazsa olmaz illa da yeşil olcek.”

Okunma Sayısı: 1448
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ali

    17.12.2020 08:47:37

    erkeç eti tel kadayıf gibi tel tel ayrılırdı. Hocaam bu ergeç ne ki akedeş. Erkek keçi/ teke mi demek bu? Bu gada güzel hatıra eyide bu erkeç eti yani..👼

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı