Akıl, insana verilen en büyük imkânlardan biridir. Zira akıl olmadığında, diğer nimetlerin dahi değeri bilinemez.
Aklı olmayan bir kimse; ne sağlığının ne de malının kıymetini idrak edebilir. İnsan, aklı sayesinde düşünür, tartar, sorgular ve tercih eder. İslâm’da aklı olmayanın sorumlu tutulmaması, aklın ne kadar mühim bir yere sahip olduğunu açıkça gösterir. Ancak burada sorulması gereken asıl soru şudur: Akıl yalnızca bir nimet midir, yoksa aynı zamanda ağır bir imtihan mıdır?
Her nimet, beraberinde bir sorumluluk getirir. Akıl da böyledir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran bu üstün kabiliyet, doğru kullanıldığında insanı hakikate ulaştırır; yanlış kullanıldığında ise onu felakete sürükler. Bu sebeple akıl, başıboş bırakılabilecek masum bir emanet değil; hesabı sorulacak bir istidattır.¹
Kur’ân, aklı devre dışı bırakmaz; bilakis sürekli çalıştırır. “Düşünmez misiniz?”, “Akletmez misiniz?”, “Düşünen topluluklar için ibretler vardır” gibi hitaplarla insanı kör bir taklide değil, bilinçli bir imana çağırır. Fakat Kur’ân, aklı ilâhlaştırmaz. Aklı yoldaş alır; mutlak rehber kılmaz. Çünkü akıl işaret eder, hüküm koymaz. Hakikatin ölçüsü akıl değil, vahiydir. Akıl ise vahyi anlamanın ve kavramanın vasıtasıdır.
Tarih boyunca bunun pek çok örneği yaşanmıştır. Firavun’un da aklı vardı, Nemrut’un da… Hatta şeytan, pek çok insandan daha keskin bir akla sahipti. Ancak akıl, teslimiyetle birleşmeyince kibir doğdu; kibir de hakikati perdeledi. Akıl imana hizmet etmediğinde, sahibini yücelten bir nimet olmaktan çıkar; onu içten içe çürüten bir imtihana dönüşür.
Ahirzamanın tuzaklarından biri de aklın kasıtlı olarak putlaştırılmaya çalışılmasıdır. “Ben aklıma uyarım” sözü kulağa hürriyet gibi gelse de, hakikatte insanı daha dar bir alana hapseder. Çünkü hevânın akla kılavuzluk ettiği bir yerde hakikat değil, menfaat ve ideoloji konuşur. İnsan, aklıyla gerçeği çizmeye kalktığında, çoğu zaman kendi aklının ürettiği gerekçelerin esiri olur.
Hâlbuki akıl görecelidir ve derecelidir. Akledebilmek; bilgiye, idrake ve bakış açısına bağlıdır. Bir meselenin bir kişi tarafından akıllıca bulunmaması, onun gerçekten akıl dışı olduğu anlamına gelmez. Aynı kişi, bilgi ve bakış açısı değiştiğinde, o meseleyi daha sonra aklıyla kavrayabilir. Nitekim İbni Sina’nın “akıl buna yol bulamaz” diyerek zorlandığı haşir meselesini, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri aklî, açık ve son derece sade bir şekilde izah etmiştir.² Bu da gösterir ki mesele aklın kendisi değil, aklın dayandığı zemindir.
Bu sebeple akıl, imanla birleştiğinde gerçek kıymetini bulur. İman, akla istikamet kazandırır; akıl da imanı kör bir kabullenişten kurtarır. Bu denge bozulduğunda ya akıl susar ya da iman zayıflar. Oysa insanı kemale ulaştıran, bu ikisinin birlikte yürümesidir.
Akıl, büyük bir nimettir; aynı zamanda ağır bir imtihandır. Nereye baktığına, kime hizmet ettiğine ve hangi sınırlar içinde kaldığına göre ya insanı yükseltir ya da düşürür. Aklıyla âlâ-yı illiyyîne yükselenler olduğu gibi, aklıyla esfel-i sâfilîne yuvarlananlar da çoktur. Akıl, imanla terbiye edilmezse kurtuluş vesilesi değil; helâkin bahanesi olur.
Dipnotlar
1- Risale-i Nur, 6. Söz, 3. Kâr
2- Risale-i Nur, 10. Söz, 12. Hakikat