Müslümana öğrenmek farzdır.
Çünkü doğrusunu bilmezseniz, size hayâsızlığı “medeniyet” diye yuttururlar. Dinden edebi usul usul çekerlerken, çağdaşlık ve uygarlık masallarıyla mışıl mışıl uyursunuz. Bugün insanlık, utanmazlığı süsleyip erdem gibi sunan bir devrin içinde yaşıyor. Günah hürriyet, teşhir cesaret, sınır tanımazlık ise ilerleme adıyla pazarlanıyor. Bilhassa kadınlar modanın ve kozmetiğin esiri hâline getirilirken, erkekler dahi günden güne bu vitrinleşmiş anlayışın içine çekilmekte; süsü şahsiyetin, dış görünüşü edebin önüne koyan “süslü Müslümancıklar” hızla çoğalmaktadır.
Eğer doğrusunu bilmezseniz, uydurulanı din diye; dini ise yobazlık olarak yuttururlar. Batıl inançlar “gelenek” kisvesiyle kutsanır, İslâmî ölçüler “çağdışı” damgasıyla itibarsızlaştırılır. Yılbaşında eğlenen, Cadılar Bayramı’nda coşan “Müslümancıklar” çoğalır. Kendi temiz kültürünüze düşman olup, başkalarının kültürlerinin etkisi altına girer; peyderpey onlara benzersiniz. İslâm’ı cahiller anlatmaya başlar; kasıtlı yahut cehaletle, bid'atı sünnet, hevesi ibadet, sapmayı marifet gibi sunarlar. Böylece ya bilmeden savunulan yanlışların askeri ve talebesi olursunuz ya da bilmediğiniz doğruların düşmanı hâline gelirsiniz.
Eğer bilmezseniz, âlimlerinizi hain; düşmanlarınızı dost gibi yuttururlar. Ömrünüzü, neslinizi zehirlemeye çalışanları savunmakla geçirirsiniz. Kültürünüzü ve dininizi yok etmeye çalışanlara taraftar olursunuz. Hak sözü söyleyenler “gerici” diye yaftalanır, bâtılı pazarlayanlar “aydın” diye alkışlanır. İlimden kopmuş bir toplumda ölçüler tersine döner; kıymetler yer değiştirir; istikamet kaybolur. Çünkü terazisi olmayanın tartısı başkasının elindedir. Ve bir gün çıkar, hakikat erlerine iftirayı “tarih” diye pazarlayan cehalet sözcüleri meydanı doldurur.
Ve yavaş yavaş Ebu Bekirler yerini Ebu Cehillere bırakır. Fâtıma’lar azalır, Ali’ler susar. Hamza’lar geri çekilir, Ömerler adaletiyle meydanlara inmez olur. Sahabeyi örnek alan gençler kaybolur; bâtılın sahte ve yapmacık kahramanlarını idol edinen, ilimden ve sorgulamadan uzak, zahmetsiz hazların peşinde koşan, ekrana bakan ama hakikate gözünü kapatan sessiz bir sürü çoğalır.
İşte bütün bunlar için Resûl-i Ekrem’in (asm) “İlim talep etmek her Müslümana farzdır”¹ buyruğu, bu asra bakan hayatî bir ikazdır. Farz olan ilim, evvela insanın Rabbini tanıması, neye ve niçin inandığını bilmesidir. Ardından ibadetlerini sahih yapacak kadar fıkıh, helâl ile haramı ayıracak kadar ölçü, ahlâkını inşa edecek kadar edep gelir.
Kur’ân’ın “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”² hitabı bunu açıkça beyan eder. Risale-i Nur’un iman-ı tahkikî dersleri, bu çağın karanlığında yanan bir meşaledir. Çünkü bilerek inanmak, sadece zihnî değil; kalbi, ahlâkı ve istikameti de muhafaza eder.
Âhirzamanda geleceği haber verilen büyük ıslah hareketinin en mühim vasfı da, cehaleti dağıtan ilim, şüpheleri söndüren iman ve bozulan ahlâkı tamir eden hakikat olacaktır. Bu da gösterir ki bu devirde Müslümana düşen, isimlerin ve iddiaların peşine düşmek değil; ilimle donanmak, imanını tahkik etmek ve bulunduğu yerde hakkın tarafında dimdik durmaktır.
Bu yüzden bilmek zorundayız; öğrenmek zorundayız; anlatmak zorundayız. Kendimiz için, neslimiz için ve bu çağın karanlığında hakikati arayan herkes için…
Dipnotlar
1- İbni Mace, Mukaddime, 17.
2- Kur'ân-ı Kerîm, Zümer Sûresi 9. Ayet