İnsan bazen kendi acziyetini zamana yükler.
“Zaman beni tüketti” der; kendini tükenmiş olarak gördüğünde sorumluluğu zamandan bilir, onu suçlar; bir düşman nazarıyla kin duyar geçip giden zamana.
Bazen ise “Ben zamanımı tükettim” der. Üstü kapalı bir pişmanlıkla tükenmişliğinin sorumluluğunu üstlenir ve bunu çaresizce kabullenir. Hâlbuki insanın eline emanet edilmiş bir sermayedir zaman. Ne insanı tüketecek kadar şuurludur, ne de boşu boşuna tüketilecek kadar değersizdir. Asıl mesele, insanın o sermayeden nasıl istifade ettiğidir; tükenen şeyin gerçekte ne olduğunu belirleyen de tam olarak budur.
Kişinin zamandan istifade edişi, esfel-i sâfilîn ile a’lâ-yı illiyyîn arasında salınan bir değer ibresi gibidir; insanın hakikatte hangi tarafa meylettiğini gösteren gizli bir terazidir.
Zira iki günü birbirine eşit kalan kimsenin ziyanda olduğunu bildiren hikmetli uyarı, insanın zaman karşısındaki seyrini işaret eder:
Her gün ya onu bir adım yukarı çıkarır ya da bir adım aşağı indirir. Kaldı ki biz, zaman sermayemizin ne vakit tükeneceğinden habersiziz. Ve zaman nihayete erdiğinde meylettigimiz yöne devrilecegiz.
Zamanımız tükenirken, bu tükenişi bize farkettirmemek için durmaksızın meşgul eden şeytanı ve o meşguliyete meyilli nefsi unutmamak gerekir. İşte insanın sınırlı zamanıyla, onu oyalamaya çalışan iki düşman arasındaki bu mücadele, darü’l-imtihanın ne kadar çetin ve hakikî olduğunu gösterir.
Bu yüzden sermayemiz sona ermeden, ebedî hayatın yanında (zaman mahiyetinde) aslında pek az ve pek ehemmiyetsiz olan şu fânî ömrü en verimli şekilde kullanmakla mükellefiz.
Asrın müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, zamanın hakikî değerini yalnız sözleriyle değil, bizzat yaşayışıyla göstermiş; “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.” ikazıyla, hakikate talip olanların nazarını en büyük nimete, yani akıp giden zamana çevirmiştir.
“İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.”² Ve bu uzun seferde zaman, herkesle kendi hakikatine uygun bir dille konuşur.
Mü’min için zaman, her günün devamıyla vuslata doğru yürüyen vefalı bir yoldaş gibidir; attığı her adımı rahmete çeviren, her sabahı bir müjde gibi önüne seren bir refik…
Fakat zalim için aynı zaman, sessizce biriken bir borcun tahsil memuru, adım adım yaklaşan hesabın celladıdır. Hakikatin terazisine göre işler, adaletin çarkına göre döner. Bu yüzden mü’min zamanla dost olur; buna vâkıf olan ne dostunu israf eder, ne de dostu onu tüketir. Zaman, onun elinde bir nimet; onun hâlinde ise bir örnek olur.
Dipnotlar
1- Şualar, 11. Şua, 4. Mesele.
2- Mesnevî-i Nuriye, 10. Risale.