Günümüzde bilhassa sosyal medyada, insanların en büyük yanılgılarından biri de hakikati tam olarak anlamadan yahut anlamaya bile zahmet etmeden hüküm vermekte aceleci olmalarıdır.
Bu vahim hatanın neticesinde tarihte nice hakikatler perdelenmeye, nice haklı davalar susturulmaya çalışılmış, nice büyük insanlar yanlış anlaşılmış; sözleri çarpıtılmış, hatta asılsız suçlamalarla itham edilmiştir.
Bugün de aynı hatanın farklı şekillerini görmekteyiz. Özellikle Risale-i Nur’u bağlamından kopararak, bütünlüğünü hiçe sayarak yapılan sathî ve insafsız yargılamalar, bunun en belirgin misallerindendir.
Bediüzzaman Said Nursî hakkında yapılan haksız ithamlar da aynı cinayetin örneklerindendir. Hayatını bilmeden, mücadelesini anlamadan; sürgünlerini, zehirlenmelerini, mahkemelerini, tek başına bir devrin karanlığına karşı verdiği mücadelesini hesaba katmadan, sadece idrak dâhi edemedikleri bir kelimeye veya bir cümleye tutunarak hüküm verenler var. Ve ne yazık ki bu hükümler çoğu zaman cehaletin değil; insafsızlığın, hatta art niyetin eseridir.
Kaldı ki bilgisizlik, ömrünü İslâm’a hizmetle geçirmiş bir âlimi itham etmek için mazeret olamaz. Böyle bir ithamın vebali ağırdır. Fakat asıl üzerinde durulması gereken, bu çarpıtma ve yargılamaların çoğu zaman bilinçli, planlı ve maksatlı olarak yapılmasıdır. Gaye; bizi kültürümüzden, âlimlerimizden ve köklerimizden uzaklaştırmak, bizi kendi değer dünyamıza karşı soğuk, güvensiz, duyarsız hale getirmek, kimliksizleştirilmiş Müslüman topluluğu haline getirmektir.
Genel manada bakıldığında bu art niyeti anlamak ise gayet kolaydır. Fatih Sultan Mehmed’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye; İmam-ı Gazâlî’den Yunus Emre’ye; Bediüzzaman Said Nursî'den günümüzün samimî ilim erbabına kadar, vatanına ve dinine hizmet etmiş pek çok şahsiyet, zaman zaman hedef alınmış, karalanmaya çalışılmıştır. Çünkü tarih bize şunu öğretir:
Hakikati susturamadıkları yerde, hakikati söyleyeni susturmaya çalışırlar.
Bir fikri yok etmek zordur; fakat o fikri taşıyan kişiyi lekelemek daha kolaydır.
Bir eserin hakikatini çürütmek güçtür; fakat o eserin sahibine iftira atmak ucuzdur. Böylece kişileri itibarsızlaştırıp onların eserlerini de değerden düşürmeye çalışırlar.
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; hüküm verirken adaletli olmak ve anlamadan konuşmanın bir hakikat cinayeti olduğunu kabul etmektir. Çünkü hakikati anlamaya çalışan yargılamaz; anlamadan saldıran ise yalnızca kendi cehaletinin yahut art niyetinin şiddetini ortaya koyar. Elbette hakikate ulaşmak için münazara gereklidir; fakat usule ve edebe aykırı, savunma imkânı tanımayan, peşin hükme dayalı ithamlar münazara değil, zulümdür. Bu tarz bir üslup, hakikati açıklamak yerine hakikatin üzerini perdelemeye çalışmaktan başka bir işe yaramaz.
Bize düşen; duyduğumuz her sözün arka planını araştırmak, bağlamını görmek, hükmümüzü ilim ve insafı rehber edinerek vermektir.