Tarihte bazı hadiseler yalnızca yaşandıkları dönemi değil, sonraki yılların siyasî ve kültürel iklimini de değiştirir.
Fransız İhtilâli hürriyet ve demokrasi düşüncesinin yayılmasına zemin hazırlamış; Birinci Dünya Savaşı imparatorlukların çözülmesine, otoriter ve totaliter rejimlerin güç kazanmasına yol açan şartları doğurmuştu. İkinci Dünya Savaşı ise otoriter rejimlerin büyük yıkımını ortaya koydu. Savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin genişleyen nüfuzu, Batı ile Doğu arasındaki rekabeti yeni bir safhaya taşıdı. İslâm dünyasını farklı bir konuma getirdi.
Bu tarihî süreçte İslâm dünyası da büyük baskılar ve siyasî kırılmalar yaşadı. Sovyet hâkimiyeti altındaki dinî hayat özellikle Orta Asya’da ağır kısıtlamalara maruz kalırken, Türkiye’de de tek parti yönetimiyle benzer uygulamalar yürürlüğe kondu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’de çok partili hayata geçişle birlikte yeni bir siyasî dönem başladı. Soğuk Savaş boyunca Batılı devletlerin güvenlik endişeleri sebebiyle otoriter yönetimlerle iş birliği yaptığı örnekler de görüldü. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bu düzen önemli ölçüde değişti. Fakat kısa süre sonra yeni bir güvenlik anlayışı ortaya çıktı.
11 Eylül ve yeni güvenlik anlayışı
11 Eylül 2001 saldırıları bu değişimin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. ABD’deki İkiz Kuleler ve Pentagon’u hedef alan saldırıların, Usame bin Ladin liderliğindeki El-Kaide tarafından planlandığı kabul edildi. Farklı komplo iddiaları gündeme gelmiş olsa da ikna edici olamadı. Ancak yine de bazı hususlar karanlıkta kalmaya devam etti.
Saldırılar sonrasında terörle mücadele, devletlerin güvenlik politikalarının merkezine yerleşti. Afganistan savaşı ve ardından Irak’ın işgali, Ortadoğu’nun siyasî dengelerini derinden etkiledi. Bir tarafta demokrasinin terörizmin panzehiri olabileceği savunulurken, diğer tarafta bölgedeki istikrarsızlığın güçlü ve merkezi yönetimlerle önlenebileceği düşüncesi güç kazandı. Avrupa’da da terör korkusu, güvenlik tedbirlerini ve göç ile İslâm hakkındaki tartışmaları etkiledi. Müslümanların bir kısmı terörle özdeşleştirildi; bu durum İslâmofobi ve dışlayıcı siyasî hareketlerin güç kazanmasına zemin hazırladı. Öte yandan Ortadoğu’daki savaşlar ve istikrarsızlıklar, Avrupa’ya yönelik göç hareketlerini de artırdı. Böylece 11 Eylül’ün etkisi yalnız dış politika ve güvenlik alanında kalmadı; toplumların birbirine bakışını da değiştirdi.
Çeyrek asrın dersi
Aradan geçen yirmi beş yıl, terörün yalnızca askerî usullerle ortadan kaldırılamayacağını gösteren acı tecrübelerle doludur. Afganistan, Irak, Filistin ve Kafkasya gibi bölgelerdeki çatışmaların her birinin kendine has sebepleri bulunmakla birlikte, işgal, savaş, siyasî baskı ve çözülemeyen adaletsizliklerin şiddeti beslediği açıktır. Terörün sona ermesi için güvenlik tedbirleri kadar adalet, hukuk, hürriyet ve siyasî çözüm yollarına da ihtiyaç vardır.
Bütün bu süreçte silahlanma ve güvenlik harcamaları da büyüdü; savaşların ekonomik sonuçları toplumlar üzerinde ağır yükler oluşturdu. Bugün hem Batı’da hem İslâm dünyasında güçlü ve otoriter liderlere duyulan özlem zaman zaman yükselmektedir. Fakat tarihin büyük felaketlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı, sınırsız iktidarın insanlık için ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. 11 Eylül’ün yirmi beşinci yılında çıkarılacak en önemli derslerden biri de güvenlik adına hürriyeti, adalet adına hukuku ve istikrar adına demokrasiyi feda etmek, yeni krizlerin zeminini hazırlayacağıdır.