Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN, atom altı parçacıkları incelemeye devam ediyor. Basına yapılan son açıklamada, ilim dünyasında bir dönüm noktası olacağı düşünülen Higgs parçacığının izlerine ulaşıldığı ifade edildi. Muhtemelen üç-beş ay içerisinde daha net sonuçlar elde edilecek.
CERN, çalışmalarını İsviçre-Fransa sınırının altında dev bir laboratuvarda yürütüyor. Atom altı parçacıklar, yerin yüz metre altında, 27 kilometre uzunlukta bir tünelde hızlandırılarak çarpıştırılıyor. Çarpışma sonucu elde edilen yüksek enerji ile daha küçük parçacıklar keşfedilmeye çalışılıyor. En büyük soru, enerjiden kütleye geçişte ağırlık ya da daha doğru bir ifadeyle kütle hususiyetini veren bir parçacık var mı veya nasıl bir şey? Binlerce ilim adamının çalıştığı ve bazı devletlerin bütçesinden de fazla olan masraflarla yapılan çalışmanın maksadı, kâinatın ve maddenin yapı taşını çözmek, yaratılışın esrarını kavramak…
Newton’un meşhur keşfi çekim kanunu, gerçekte bir elma hikâyesi kadar basit değildi. Kâinatın her tarafında cârî olan bir kanunu sayfalar dolusu denklemlerle formüle ederek işin içinden çıkmaya çalışmıştı. Onu farklı kılan, belki de herkesin bildiği bir hakikatı matematik bir model üzerine oturtabilmesiydi. Fakat geçen zaman içinde, onun çekim kanunu ile ilgili model ve hesapları artık neredeyse çağların gerisinde kaldı. Ancak alınan bu kadar mesafeye rağmen “Maddeyi madde yapan, ağırlık ve kütle kazandıran, eşyaya vücud rengini veren hususiyet nedir?” sorusuna cevap verecek bir gelişme sağlanamadı. Şimdi bu çalışmalarla atom altı parçacıklarla ilgili önemli bir modelin esasları ispat edilmeye çalışıyor. Eğer bu parçacık ispat edilemezse pek çok şey sil baştan olacak. Enerji ile kütle arasındaki dönüşüm ve fark ile ilgili sır çözüldüğünde her şey bitecek mi? Elbette hayır, bu defa da enerji veya daha derinlerdeki âlemlerle ilgili uzun bir yolculuk başlayacak.
Vaktiyle Newton zamanındaki ilim dünyasının koca gökcisimleriyle ilgili çalışmaları birkaç kitaba sığarken, şimdi küçüklüğünü ifade etmekte klasik matematiğin aciz kaldığı atom altı parçacıklarla ilgili çalışmalar, akademilere ve devasa laboratuvarlara sığmıyor. Yerleri ve gökleri yoktan var eden Âlemlerin Rabbinin kudret ve azameti zerrelerde de, yıldızlarda da istisnasız birbirinden ince nakışlarla tecelli ediyor. Her bir keşif, sanki yeni bir okyanusun sahiline adım atmak gibi…
Şimdi, atom ve atom altı parçacıkların vaktiyle “cüz-ü ferd” ve “cevahir-i ferd” tâbirleriyle ifade edildiği dönemde kaleme alınan Lemaat’tan bir beyit aktaralım:
“Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevahir-i ferdiyle yazılsa bir Kur’ân ki, sıgar-ı sahife nisbeti, bir kibr-i san’at-meal
Sahife-i semada yıldızlarla yazılan bir Kur’ân-ı Kerim’e cezaletle müsavi. Nakkaş-ı Ezelî’nin san’atı her tarafta pürcemal ve pürkemal.”1
Yani, zerrede, atom altı âlem sayfasında esîrin parçacıklarıyla bir Kur’ân yazılsa; bir de sema sayfasında yıldızlarla yazılsa; her iki kitap da harikalıkta, sanatta, cemal ve kemalde birbirine müsavidir, eşittir. Zerreler o kadar küçüklüğüyle beraber öyle bir kitaptır ki, her sayfasında yüzlerce kitap yazılmıştır. Kendi küçük dünyalarında binlerce âyeti neredeyse zamansız okurlar. Yıldızlar da içindeki hesaba gelmeyen zerrelerle bu yarışta geri kalmazlar. Gerçekte insanoğlunun yaptığı ilmî çalışmalar, gökyüzünün en uzak köşelerinden atom altı dünyanın en derin âlemlerine kadar yaptığı yolculukta akıllara durgunluk veren hesaplarla hareket eden, değişen, dönüşen, icad edilen ve kaybolan âlemlerin, kütlelerin ve parçacıkların İlâhî kudrete mutlak itaatlerini ilim ve fen penceresinden görmesi ve tesbihatlarını işitmesidir. Bunca çalışmaya rağmen çözülemeyen binlerce esrara ve harikalıklara sahip zerrelerin gerçek güç ve kudreti, onları yokluk karanlıklarından çıkararak vücud rengini veren Yaratıcılarını tesbih etmeleri ve zikretmeleridir.
İlim adamlarının bu çarpışmalarla bazı parçacıkları keşfetmeye çalışırken yaptıkları; kâinatın ilk yaratılışındakine kıyaslanamayacak kadar küçük de olsa kendi ölçeğinde benzer şartlar meydana getirmektir. Çünkü kâinatın ve maddenin yaratılması şimdiki bilgilere göre, bir nevî çekirdek hükmündeki yoğun enerjinin saniyenin milyarda birden daha küçük bir mertebede muazzam bir şekilde patlamasıyla başladı. O küçücük zaman dilimlerinde kâinat, bu günkü ilmin keşfetmeye çalıştığı bir kısım parçacıklardan ibaretti. Şimdi üzerlerinde binler sebep perdesi olsa da, bazı parçacıkların imkân âleminde, yani varlıkları ile yokluklarının eşit olduğu bir âlemde olduğu daha net ve daha görünür idi… O şartlara yaklaşmak o perdelerinin bir kısmının aralanmasıdır.
Sözler’de Zerre bahsi şöyle başlar: “Tahavvülât-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır.”2 Zerrelerin vücud giymesi ve hareketi Nakkaş-ı Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’ın kâinat sayfasına kudret kalemiyle tekvinî âyetleri yazmasıdır. Her bir zerrenin heyecanı “vahiy kâtiplerinin” âyetleri yazarken duydukları heyecan gibidir. Zerrelerin ve parçacıkların muazzam hızları ve hareketleri her an tazelenen şu âlemde emre itaatte heyecanı, titreşimi ve cevelanıdır… Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kibriyası karşısında bir mümin kalbinin ürpertisi gibi… Zerrelerden, Tur dağına ve kâinatın en uzak köşelerindeki dev galaksilere kadar her şey Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaatte o kadar hassastır ki, onun haşyetinden parçalanmak derecesindedir. Bu mânâda kâmil bir müminin kalbi ne zerreden, ne de yıldızlardan geri değildir.
Aranan parçacık gerçekte İmam-ı Mübin’den Kitab-ı Mübin’e geçişteki İlâhî tecellinin binler cüzünden birisidir. Sözler’deki aynı bahiste açıklandığı gibi her şey vücuda gelmeden önce ve geldikten sonraki bütün özellikleri ve harekâtı kader defteri hükmündeki İmam-ı Mübin’de yazılıdır. İmam-ı Mübin’de kaydedilmiş olanların icad ve inşa edilmesi ise kudret kalemiyle Kitab-ı Mübin’de, kâinat sayfasında, maddî âlemde yazılması gibidir. Başka bir ifadeyle, eşyanın, atomun, atom altı parçacıkların halk edilmesi ve harekâtı sanki zaman ve mekân sayfasına kudret kaleminden süzülerek akan mürekkep gibidir…
Bu parçacıklar neden bu kadar önemli? Belki de bu keşiflerle Cenâb-ı Hak, yakın gelecekte günlük hayatımızda kullanacağımız ileri bir teknolojinin kapısını açacaktır. İnsanoğluna tefekkürüne ve hayret secdesine karşılık olarak daha ileri bir teknoloji ihsan edecektir. Nasıl ki yüz sene önce hayal edilemeyenler bugün günlük hayatın vazgeçilmezi oldu… Ancak unutmamak gerekir ki başlangıç demek aynı zamanda bir “son”un da kaçınılmaz olduğunu teslim etmek demektir. Bu sebepler, aranan parçacıklar kâinatın başlangıcıdır, yapı taşıdır ancak o küçücük parçacıklarda kâinat kadar büyük endişeler ve korkular da gizlidir. Endişe bu zerrelerdeki hassas dengelerin belki de bir kıyametin çekirdeği ihtimalini taşımasıdır. Sözler’deki “zerre” bahsi, Sebe’ Sûresinden dikkat çekici bir âyetle başlar: “İnkâr edenler, ‘Kıyamet başımıza gelmez’ dediler. Sen de ki: Evet, gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde ‘zerre’ kadar bir şey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.”3
Kâinat bir zerrede başladığı gibi en nihayetinde de bir zerrede bitecek. Önemli olan âyetin ifade ettiği gibi “zerre miskal iyilik ve kötülüğün hesabının sorulacağı” günü hatırdan çıkarmamakta…
Dipnotlar:
1. Sözler, s. 669.
2. Sözler, s. 504.
3. Sebe Sûresi: 3.