Meşhur filozof Arthur Schopenhauer’ın, “İstediğinizi seçebilirsiniz, ancak neyi isteyeceğinizi seçemezsiniz” şeklinde, ilk bakışta zor anlaşılan çarpıcı bir tespiti vardır.
Kendi gözlemlerine ve felsefî birikimine dayanarak insanın hür iradesinin sınırlarına dikkat çeken bu ifade, aslında hakikatin bir veçhesini yansıtır. Kur'ân-ı Kerîm’de ise bu durum çok daha ulvî ve ihata edici bir dille, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (İnsan Suresi, 30) ayetiyle beyan buyrulur. Bu İlâhî ferman, cüz-i irade ve cüz-i ihtiyar meselesine derin bir ufuk açar.
İradenin Sınırları ve İlâhî Kudret
Şüphesiz insan; cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar ve meleklerden farklı olarak hür bir iradeyle yaratılmıştır. Biyolojik saikler, fıtrî sevkler ya da İlâhî ilhamlarla hareket eden diğer varlıkların aksine, insan seçme hürriyetiyle donatılmıştır ve bu yüzden hesaba çekilecektir. Ancak bu irade mutlak ve sınırsız değildir. İnsan; genetik hususiyetler, fiziksel ihtiyaçlar, bünyesindeki kimyevî ve hormanal faaliyetler ve bilhassa çevre şartları gibi sayısız etkenin belirlediği bir dairede tercihlerini yapar. Risale-i Nur’da İmam-ı Taftazanî’den nakledilen, "İman, kulun cüz-i ihtiyarını sarfından sonra Cenab-ı Hakkın onun kalbine ilka ettiği bir nurdur" tespiti, kulun yalnızca talep edici, Allah’ın ise yaratıcı (hâlık) olduğunu özetler. İnsan hakkı arar, liyakat gösterir; Cenab-ı Hak da şartları uygun hale getirerek o isteği halk eder.
Küresel Algı Yönetimi ve Kader
İnsanın iradesindeki bu sınırlılık ve dış tesirlere açıklık durumu, günümüz dünya siyasetinde de çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Küresel güç odakları ve medya devleri, uzun yıllara yayılan ince algı metodlarıyla toplumları adeta bir satranç tahtasındaymış gibi oynatmaktadır. Planlı şekilde çıkarılan sosyal krizler, terör hadiseleri ve sun’î ekonomik dalgalanmalarla kitlelerin karar mekanizmaları öyle bir yönlendirilir ki; insanlar aslında kendilerine dayatılanı seçtiklerinin farkına varmazlar. Manipülasyonlar neticesinde aldıkları bu kararları, kendi hür iradeleriyle verdiklerini zannederek şiddetle savunurlar.
Eğer dünya siyasetini dizayn eden aciz ve fânî kurumların, kitlelerin algılarını bu derece yönlendirebilmesi mümkün ve vaki ise; zerreden yıldızlara, beyin hücrelerimizdeki biyolojik ve elektriksel faaliyetlerden nefsin idaresine kadar her şeye hükmeden Cenab-ı Hakk’ın, küllî iradesi ve kader kalemiyle hayatımızı tanzim etmesi elbette en açık bir hakikattir. Bizi küresel algı operasyonlarından, ahirzaman fitnelerinden ve nefsin bitmek bilmeyen arzu ve yönlendirmelerinden ancak her şeyin sahibi ve mutlak hâkimi olan Allah muhafaza edebilir. Bu karmaşık asırda, hadiseleri doğru okuyabilmek ve Âlemlerin Rabbi'nin merhametine sığınarak müstakim bir yol çizebilmek için, ilim ve hikmetle yoğrulmuş Kur'ân hakikatlerine sımsıkı sarılmaktan başka çaremiz yoktur.