Bediüzzaman, kendi şahsına yapılan hakaretlere karşı sabırlıdır, ancak İslâmiyet'in onuruna dokunulduğunda sertleşir. İstanbul'u işgal eden İngiliz Başkumandanı'na ve onun baskısıyla fetva verenlere karşı yazdığı "Hutuvat-ı Sitte" eserindeki "Tükürün zalimlerin o hayâsız yüzüne!" sözü onun hiciv ve tenkit geleneğinin en meşhur örneğidir. Bu sertlik, şahsî bir öfke değil, "izzet-i İslâmiyeyi" koruma gayretidir. Bediüzzaman, zalimlerin gücünü tenkid ederken, onların aslında ne kadar korkak ve aciz olduklarını "ölümü istihkar ederek" (hafife alarak) gösterir. "Neticesi deniz de olsa geniş bir kabirdir. İdam olunsam bir milletin kalbinde yaşayacağım" sözü, zorbalığa karşı yapılmış en büyük hicivdir.
ŞEFKAT TOKATLARI
Bediüzzaman’ın metodunun en orijinal yönlerinden biri, "dostlara" ve "kendi dairesine" yönelttiği pedagojik tenkittir. "Şefkat Tokatları" (Onuncu Lem'a) kavramı, iman hizmetinde samimiyetini koruyan ancak beşeriyet gereği gaflet, tembellik veya korkuyla hizmete ara verenlerin, kader-i İlâhî tarafından nasıl bir "kamçı" ile uyarıldığını anlatır.
HİZMET VE SADAKAT İLİŞKİSİ
Bediüzzaman, kendisi dahil olmak üzere en yakın talebelerinin (Hulusi Bey, Sabri Efendi, Bekir Efendi, Tevfik Bey, vb.) başına gelen maddîveya manevî aksilikleri, hizmetteki bir ihmale bağlar. Örneğin, Bekir Efendi'nin maddî imkânsızlık korkusuyla bir risaleyi basmaktan çekinmesi üzerine parasının çalınmasını bir "şefkat tokadı" olarak niteler. Bu metod, cemaat içi bir otokontrol ve yüksek bir manevi disiplin sağlar.
Buradaki tenkid dili "zecr" (zorlama) değil, "şefkat" eksenlidir. Nursî, bu uyarıları "Allah kullarına çok şefkatlidir" (er-Ra'ûf) ismine dayandırır. Zındıka ve dalâlet ehlinin tokat yemesinin tehir edilmesi ise, onların davasının "küfür" hesabına geçtiği ve cezalarının ahirete veya büyük felâketlere (zelzele gibi) bırakıldığı şeklinde açıklanarak, adalet-i ilâhiyeye duyulan güven pekiştirilir.
MÜNAZARA VE POLEMİK ETİĞİ
Bediüzzaman, münazarada (tartışmada) hakperestliği en yüksek fazilet sayar. Ona göre, bir tartışmada asıl gaye haklı çıkmak değil, hakikatin ortaya çıkmasıdır. "Eğer bir adam, bir münazarada kendi kazansa, bir şey öğrenemez, ama hasmı kazansa, bir hakikat öğrenmiş olur ve kazançlı çıkar" diyerek, geleneksel inatçı polemik anlayışını temelden sarsar.
CERBEZEYE KARŞI SIDKIN MÜDAFAASI
Bediüzzaman, tartışmalarda cerbezeye başvurulmasını "akıl midesine girmiş zehirli bir yemek" olarak görür. İmanî meselelerin ilim ile değil, çok sayıda letaifin (duygunun) payıyla hissedildiğini belirtir. Bu yüzden, kuru bir akıl yürütme yerine kalp ve ruhu da doyuran bir metod takip eder. Onun müdafaalarında kullandığı dil, muhatabını "ilzam" (susturma) etmekten ziyade "irşad" (doğru yolu gösterme) etmeye yöneliktir. Ancak hakikate saldırı yapıldığında, "Bir nefer nöbet başında iken başkumandan gelse başını eğmez" prensibiyle tavizsiz bir duruş sergiler.
SONUÇ
Bediüzzaman Said Nursî'nin tenkid metodu, modern çağın materyalist dayatmalarına karşı geliştirilmiş bir "akıl ve kalp kalkanı"dır. Onun metodu, düşmanı yok etmeye değil, "düşmanlık fikrini" çürütmeye odaklanır. Hicvi, muhatabı güldürmek için değil, batılın saçmalığını hissettirerek uyandırmak içindir. Tezyifi, maddeyi küçültüp manayı yüceltmek gayesine matuftur. Tenkidi ise, "insaf" süzgecinden geçerek hakikati pırlanta gibi ortaya çıkarma ameliyesidir.
Onun mahkeme müdafaaları, sadece şahsî bir savunma değil, aynı zamanda o dönemdeki hukuk sisteminin ve zihniyetin belâgat dolu bir eleştirisidir. "Mimsiz medeniyet"ten "şefkat tokatları"na kadar uzanan bu geniş yelpaze, Nursî’nin hem bir mütefekkir, hem bir sosyolog, hem de bir manevî mürşid olarak toplumun tüm katmanlarına dokunan bir eleştiri kültürü inşa ettiğini göstermektedir. Sonuç olarak Nursî, "müsbet hareket" dairesinde kalarak, en sert eleştirileri bile birer "irşad" vesilesine dönüştürmeyi başarmış; modern İslâm düşüncesinde özgün bir savunma ve inşa dili kurmuştur.