Üsküdar seçimi, sandık iradesinin nasıl gasp edildiğini gösteren bir vakadır.
Türkiye’de demokrasi denince akla ilk gelen sandıktır. Oysa demokrasi sandıkla başlar, sandıkla bitmez. Üsküdar’da yaşananlar, demokrasinin seçim sonrası sahada nasıl öldürüldüğünün ibretlik bir tablosudur. Burada söz konusu olan, siyasî bir rekabet değil; halk iradesinin desiselerle, rüşvetle ve korkutmayla bertaraf edilmesidir.
Desise kelimesini boşuna kullanmıyoruz. Zira süreç baştan sona bir mühendislik ürünüdür. Önce Belediye Başkanı Sinem Dedetaş tutuklanır. Ardından yapılan ilk başkanvekili seçimi muhalefet kazanınca, mahkeme devreye girer ve seçim iptal edilir. Sonraki seçim öncesinde ise muhalif meclis üyeleri gözaltına alınır, CHP’den dört üye istifa edip AKP’ye katılır. Kalanlar ise baskı altında oy kullanmaya mecbur bırakılır. Sonuç: AKP adayı 23 oyla kazanır.
Bu, kendiliğinden olmamıştır. Bu, bir planın adım adım uygulanmasıdır. Halkın sandığa yansıyan tercihi, idarî ve adlî hamlelerle sistematik olarak tersine çevrilmiştir.
Rüşvet ve korkutma ise bu sürecin iki temel aracı olarak karşımıza çıkar. Muhalif meclis üyelerine vaatlerle transfer teklif edilmiş, kabul etmeyenler ise gözaltı tehdidiyle sindirilmiştir. Yeni Parti yetkilileri, aile fertlerine yönelik tehdit iddialarını dile getirmiştir. Bu yöntemler, demokratik mücadele alanını tamamen devre dışı bırakan, yerini korku ve çıkar ilişkisine bırakan bir siyasetin ürünüdür.
Dikkat edilirse burada “hukuk” denen kavram, amaç değil araç haline gelmiştir. Yargı kararları, muhalefetin kazandığı bir sonucu iptal etmek için kullanılmıştır. Kolluk kuvvetleri, meclis üyeleri üzerinde baskı kurmak için sahneye sürülmüştür. Bu, demokrasinin kurumlarının, demokrasiyi yok etmek için kullanılmasından başka bir şey değildir.
Ve bu tek bir ilçenin hikâyesi değildir. Üsküdar, 2024 seçimlerinden bu yana 43 CHP’li belediyeye yönelik operasyonların yalnızca son halkasıdır. Muhalif belediyeler sistematik olarak hedef alınmakta, kayyum atamaları ve gözaltı dalgalarıyla seçilmiş iradeler fiilen işlevsiz hale getirilmektedir. Bu, tesadüf değil, stratejidir.
Demokrasiye desiselerle, rüşvet ve korkutmalarla imkân vermemek, bu sürecin en doğru tanımıdır. Zira burada artık ideolojik bir mücadele değil, doğrudan demokrasinin kendisine yönelik bir saldırı vardır. Sandıkta kazanmak yetmemekte, kazananın sonucu idarî ve adlî yollarla değiştirilebilmektedir.
Muhalefet bu durumu “halkın iradesine darbe” ve “belediye hırsızlığı” olarak nitelerken, iktidar kanadı “hukukî işlemler” savunması yapmaktadır. Oysa bu savunma, yaşananların demokratik meşruiyetini tartışmaya açmaktan öteye gitmemektedir.
Sonuç olarak: Üsküdar, Türkiye’de demokrasinin geldiği noktayı gösteren bir aynadır. Bu ayna, desiselerin, rüşvetin ve korkutmanın demokrasinin yerini aldığı bir tabloyu yansıtmaktadır. Ve bu tablo, sadece bir ilçenin değil, ülkenin demokrasi geleceğinin de kararmakta olduğunu göstermektedir.