Türkiye siyasetinin son otuz beş - kırk senesinin en fenomenik kişilerinden biri, hiç şüphesiz, Melih Gökçek’tir.
Bir sosyal medya fenomeni olsaydı, “Önemli değil. İstediği gibi olsun.” derdik. Ama bir siyasetçi ve dinî konulara da giren çıkan ve iniş çıkışlarla dolu bir siyasetçi. Dostu çok ama muhtemelen düşmanı ve diş bileyeni daha çok. Arşiv açmaya hazır olanlar da. Yeter ki şartlar uygun olsun.
Eskiler hatırlar. İlk çıkışlarından biri, 1994’te Ankara’daki bir müstehcen heykel bozuntusu için kullandığı “ben böyle sanatın içine tükürürüm” cümlesi ve ardından gelen linç fırtınasıydı.
Dolayısıyla kendisi ve ailesi hakkında başlatılan malî yolsuzluk soruşturmasının ucu nereye varır meselesi mühim.
Gerçekten, iki haftadır herkesin birbirine en sık sorduğu sorulardan biri şu: “Bu işin sonu nereye kadar gider? Göstermelik adımlardan ibaret mi kalır yoksa hakikaten dokunulur mu?”
Kanaatimiz şöyle:
Bu iktidar döneminde bu iş göstermelik kalır ve bir süre sonra tavsar, sonra da kapatılır. Ama iktidar değişikliğinde lazım olacak olan pazarlık malzemesi kadar bir kısım ayakta tutularak.
Zira herkes biliyor ki başka birçok siyasetçi gibi Erdoğan’ın da Gökçek’in de 1994’teki belediye başkanlığı döneminden bu yana gizli kasaları ve kayıt dışı keseleri var.
Siyaset yapıp da devletin hışmına uğrama riski bulunan her siyasetçi ve her ekip için bu böyle. Bu bir tür mecburiyet. (Aslında aynı durum din hizmeti yapan ve sırf bu sebeple devletin hışmına uğraması muhtemel olan siyasetli ya da siyasetsiz dinî cemaatler için de geçerli. Bu ayrı bahis.).
Ama Gökçek için bu durum senelerdir bir mecburiyetin ötesinde, bir gönüllülük talimatı biçiminde. Aile boyu siyasetin malî yükü kayıt dışı kaynaklarla karşılanıyor.
Bunun aynı zamanda suç olup olmadığı, ihaleye fesat karıştırma, parsel parsel satma/dağıtma gibi iddiaların ne kadar doğru olduğu gibi hususlar ancak iktidar değişikliğinden sonraki yargılamalarla ortaya çıkabilir. O da ancak kısmen.
***
Gökçek açısından önemli hususlardan biri de yargıdaki statüsünün tenzil edilmiş olması.
Medyada yer alan görüntülerde ifade için gittiği Ankara Adliyesinden içeriye “vatandaş kapısı”ndan girdiği göründü. Oysa o eskiden bir VİP misafir idi ve bütün devlet dairelerine ve adliyelere “protokol kapısı”ndan girerdi.
Biz esasen yıllardır adliyelerde süregelen bu protokol kapısı işine muhalifiz. Başka kurumların protokol kapıları bulunabilir, ama adliyelerin böyle lüzumsuz kapıları olmamalı.
Zira yargı hakikaten bağımsız ise devlet protokolünden de bağımsızdır. Ama son on beş senedir Saray kültürü ve ardından gelen tek adam yaklaşımı devlete ve topluma o kadar sirayet etti ki adliyeler bile protokol meraklısı ve herkese kendisini gösteren türden tek adamlarla çalışır oldu.
Adliyelerde protokol kapıları olunca ne oluyor? Protokoldekiler muktedirken ayrı kapıdan, eşekten düşünce de ayrı kapıdan giriyor.
Protokoldekiler ceza alırsa ne oluyor?
Protokol cezaevleri var. Oralarda ceza infaz ediliyor. Mehmet Ağar’ın cezaevi/konukevi hikâyesini bilen bilir. Erdoğan’ın cezaevi müdürünün makam odasında ve onun masasında oturup misafirleri onarlı gruplar halinde ağırlama hikâyesi zaten ayrı bir âlemdir.
Peki, bu yaştan sonra, -diyelim ki suçlu bulunup- cezaevine girecek bir Melih Gökçek’ten ne çıkar?
Olsa olsa gençlere ders çıkar.