"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Dinî gruplar ve inanç hürriyeti

Hüseyin Şahinoğlu
29 Ağustos 2019, Perşembe
Kamuoyunda, çeşitli vesilelerle “dinî gruplar” konusu gündeme geldiğinde, toplumda değişik tepkiler ortaya konuluyor.

Bazı kişi ya da çevreler bunu tarihî ve sosyolojik bir olgu olarak değerlendiriyor. Bazı kişi ve çevreler ise bunu kendi ideolojileri adına olumsuz buluyor. Bazı kişi ve çevreler ise daha da ileri giderek bunların “bertaraf edilmesi gerektiğinden” söz ediyor.

Dinin alt kimlik kolları diyebileceğimiz dinî gruplar ya da cemaatler, hiç şüphe yok ki diğer toplumsal olgular gibi olabildiğince “hakkaniyetli” bir şekilde incelenmeli ve gerçekçi değerlendirmelere tabi tutulmalıdır. Her şeyden önce bilinmelidir ki, dinde gruplaşma İslâm dinine has olmayıp her din ve inanç için söz konusudur. Dinî metinlerin yorumlanmasında, din-devlet ilişkilerinde, dinin mistik boyutunun yaşanmasında vs. hemen hemen her dinde pek çok farklı yorumlar ortaya çıkmış ve pek çok alt gruplar zuhur etmiştir. İslâm dini özelinde ifade etmek gerekirse, ilk dönemlerden itibaren çeşitli siyasî konulardaki ihtilâf ve tutumlara bağlı olarak siyasî fırkalar, inanç konularının anlaşılma biçimine dayalı olarak itikadî ekoller, dinin derûnî yönünü anlama ve yaşama konusuyla ilgili olarak tasavvufî yapılar, tebliğ-dâvet-ıslah anlayış ve usûlleriyle ilgili olarak da ıslahatçı hareketler ortaya çıkmıştır. Yine tarihî süreç içinde başka faktörlere bağlı değişik nitelik ve karakterde birçok farklı hareket, cemaat ve gruplaşma meydana gelmiştir.

Dindeki bütün bu alt kimlik kolları için radikal bir tutum sergileyerek “yok olmalı, ortadan kalkmalı, kökü kazınmalı” gibi söylem ve tutumların, görünen tarihî seyr içinde akademik anlamda hiçbir temeli yoktur. Çünkü bütün bunların tarihî köken ve kodları, itikadî ve fıkhî köken ve kodları, tasavvufî köken ve kodları, sosyolojik-kültürel hatta etnolojik köken ve kodları vardır. Bu köken ve kodları bilmeden yahut dikkate almadan değerlendirme yapmanın, tekrarlayalım, hiçbir ilmî, objektif ve sosyolojik değerinden söz edilemez.

Diğer taraftan “din”, (en azından inananları açısından) kaynağı itibariyle “İlâhî”dir. Bir beşer ürünü olmayıp kâinatın Yaratıcısı tarafından insanlara gelen, gönderilmiş olan “mesaj”dır. Bu mesaj insanîdir, umumîdir, kuşatıcıdır. Ancak tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de bu mesajı kendi siyasî anlayışına alet etmek isteyenler vardır ve olabilir. Bir mü’min, -birçok sebebe bağlı olarak- kendi dinî anlayış ve yaşayışını dinin bir alt kimlik grubu içinde gerçekleştirmek isterse bu, en temelde “inanç hürriyeti” kapsamına girer; şiddete başvurmadıkça ve yürürlükteki yasaları çiğnemedikçe kişinin bu hürriyeti elinden alınamaz.

Nitekim 1950 yılında kabul edilip 1953 yılında yürürlüğe giren, Türkiye’nin de imza verdiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Düşünce, inanç ve din hürriyeti” başlığını taşıyan 9. Maddesi gayet açıktır. Burada, “Herkes düşünce, vicdan ve din hürriyeti hakkına sahiptir; bu hak dinini ya da inancını değiştirme hürriyetini ve ister tek başına isterse de başkalarıyla birlikte topluluk içinde alenî ya da gizli olarak ibadet etmek, öğretmek, uygulamak ve bunlara uymak şeklinde dinini ya da inancını açıklama hürriyeti anlamına girer” denilmektedir. Bu Maddedeki “… ister topluluk içinde” ifadesi Sözleşmenin “grupları” içine aldığını da işaretlemektedir. Çünkü dindeki “topluluk” doğrudan grup ya da kimliğe atıf yapar. Diğer taraftan aynı maddenin ikinci bendi hürriyetin hangi şartlarda sınırlanabileceğini de şöyle açıklamaktadır: “Bir kimsenin dinini ya da inancını açıklama hürriyeti ancak, kamu emniyeti yararı, kamu düzeninin, sağlığın ya da ahlâkın korunması için, yahut başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin korunması için, hukukun öngördüğü ve bir demokratik toplumda gerekli olan sınırlamalara tabi tutulacaktır.”

Görüldüğü gibi dinî grup ve cemaatlerle ilgili olarak getirilebilecek sınırlamalar, temelde, kamu düzenine zarar vermeme, genel ahlâkı koruma ve başkalarının hukukuna ilişmeme ile kayıtlanmıştır. Şu halde dinî gruplar ve cemaatler, kamu düzenini ihlâl etmedikçe, genel ahlâka zarar vermedikçe, başkalarının hukukuna dokunmadıkça faaliyetlerinde sınırlamaya tabi tutulamaz.

Sonuç olarak dinî grup ve cemaatler “iğreti, türedi” yapılar olmayıp genelde tarihî, teolojik, sosyolojik kök ve kodları olan “sivil toplum kuruluşları”dır. Gerek bu dinî alt kimlik kolları gerekse fert bazında, bu grup veya gruplarla temas içinde olmak başkalarının hukukuna zarar verilmediği, genel ahlâka aykırı hareket edilmediği ve kamu düzeni ihlâl edilmediği müddetçe din ve inanç hürriyeti kapsamına girer.

Okunma Sayısı: 1119
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı