"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gördüklerimizden “Göremediğimize”

Hüseyin Şahinoğlu
01 Ekim 2020, Perşembe
Tahkikî iman eğitiminde en önemli usûl kaidelerinden birisi, gördüklerimizden yola çıkarak “görmediğimize” ulaşmak, diğer bir ifadeyle “şehadetten hareketle gayba” iman etmektir.

Bu usûlde hem imanın “gaybî” olduğu hususu hem de gaybın tasdikine şehadet âleminden gitmek gerektiği vurgusu açıktır.

İmanın “gaybî olduğu” meselesi bilinen ve sık işlenen bir konudur. Zira iman “tasdik etmek, doğrulamak” anlamına geldiğine göre insan ancak müşahedesi dışındaki şeyi ya da şeyleri tasdik edebilir, onaylayabilir. Dolayısıyla bir kimsenin karşısında duran bir kişiye “senin burada olduğuna inanıyorum” demesinin ne kadar anlamsız olduğu ortadadır. Allah’ın varlığı yahut meleklerin ya da Cennet ve Cehennemin mevcudiyeti ise tamamıyla iman konusudur. Zira bunlar bizim “müşahede” çerçevemizin dahilinde değildir.

Peki, “görmediğimiz” ya da “göremediğimiz” şeye veya şeylere nasıl iman edebiliriz? Cevap çok kısa, fakat çok nettir: Gördüklerimizden yola çıkarak! Aslında gündelik hayatımızda izafî gayb ile ilgili olarak her zaman yaptığımız da bundan başka bir şey değildir. Söz gelimi, annemizi bize tebessüm ederken gördüğümüzde, bizi ne kadar çok sevdiğini anlarız. Gökyüzünde kara bulutların toplandığını müşahede edince, yağmurun yağmak üzere olduğunu fark ederiz. Bir aracı güzergâhında salim bir şekilde ilerlerken gördüğümüzde elbette bir şoförü olduğunu biliriz.

Bu keyfiyet, görmenin dışındaki duyularımızla ilgili olarak da böyledir. Meselâ, kapımızın zilini duyduğumuzda birisinin zile bastığını biliriz. Mutfaktan burnumuza güzel kokular geliyorsa lezzetli bir yemeğin bizi beklediğini anlarız.

Biz insan olarak varlıklara ve olaylara sahip kılındığımız beş duyu ile muhatap olur, idrakimize yansıyan materyali insanî özelliklerimizle yani akıl ve hissiyatımızla yorumlayıp sonuçlar çıkartırız. Yani önce gözlem sonra değerlendirme, önce müşahede sonra yorum, önce algı sonra iman söz konusu oluyor ya da olması gerekiyor, diyebiliriz, bu usûlde.

Konuyu somut bir örnek üzerinden irdeleyelim: Biz gündüz vaktinde gökyüzüne baktığımızda tek tek uçan kuşları gördüğümüz gibi bazen gruplar halinde uçan kuşları da görebiliriz. Peki bu müşahedemiz bize ne der veya ne diyor? Burada insanî özelliklerin yani akıl ve kalbin devreye girerek bunu yorumlaması gerekir. 

Bu olay kuşların kendi mahareti midir, çevre faktörlerinin mahareti midir, yoksa bütün bunların dışında bir irade ve kudretin eseri midir?

Eğer bu gözlemimizi herhangi bir sorgulamaya tabi tutmaksızın yaşadığımız kültürün kavramlarını kullanarak, “Bu Allah’ın eseridir, O’nun sayesinde kuşlar havada uçabiliyor.” dersek, bu, büyük ölçüde taklidi bir iman seviyesinde kaldığımız anlamına gelir. Şayet kuşların uçuşunu gerek basit gözlemlerimizle, gerekse okumalarımıza bağlı olarak ayrıntılı olarak öğrenip buradaki harika tasarımı, ince planlamayı, bariz ilmi görerek bunun arkasında mutlaka bir tasarımcı, bir planlayıcı, bir İlim sahibi vardır, dersek tahkiki iman eğitiminde sağlıklı bir yol takip ediyoruz demektir. Bu misali vahiy üzerinden biraz daha netleştirelim: Vahiy diyor ki: “(İnsanlar) üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları (havada) Rahman’dan başkası tutamaz. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görendir” (Mülk 67/19). Biz ise çıplak gözle baktığımızda onları tutan ve uçuran bir el olarak “Rahman”ı görmüyoruz. Peki bu ne demeye geliyor?

Biz kuşların uçuşuna baktığımızda elbette Rahman’ı görmeyiz, göremeyiz; çünkü -yukarıda işaret ettiğimiz gibi- görülebilse o iman olmaktan çıkar, ayrıca O, varlıklar türünden olmadığı için “görülebilir” değildir. Ama biz kuşların uçuşunda tasarımı, ilmi, şefkati… görebiliriz. Yani biz “vasıf” görürüz, “sıfat” görürüz, “özellik” görürüz. Sonra da bu sıfatları yahut vasıfları üzerinde taşıyan bir Kaynağın bulunduğuna iman ederiz. Zaten dikkat edilirse Kur’ân “Rahman’ı görmüyor musunuz?” demiyor. “Kuşları görmüyor musunuz?” diyor, arkasından da “onları Rahman’dan başkası tutamaz.” diyerek bu fiil üzerinden Failine işaret ediyor, bildiriyor. 

Böylece biz gördüğümüz manzaradan yola çıkarak, göremediğimiz bir Kaynağın bulunduğuna, bulunması gerektiğine iman etmiş oluyoruz.

İmanın “gaybî” olması o kadar önemlidir ki Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin özellikleri sayılırken “ellezine yü’minûne bi’l-ğayb: Onlar gayba iman ederler” (Bakara 2/2) denilerek ilk sırada ‘gayba iman etme özellikleri’ zikredilmektedir. Ama öte yandan Kur’ân yüzlerce âyetinde “şehadet âlemine” yani yaşadığımız bu âleme atıf yaparak “şehadetten gayba” bir yol izle- memiz gerektiğine dikkat çekmektedir.

Netice itibariyle şehadet âlemi dikkate alınmadan yapılan iman, taklit seviyesinde kalacağı gibi; “gayb”a ulaşmayan her türlü çaba da, iman olarak, sahibini kurtaramayacağı, âyetin beyanından anlaşılmaktadır.

Okunma Sayısı: 852
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Said Yüksekdağ

    1.10.2020 15:22:57

    Allah razı olsun.. Tahkikî iman eğitiminde en önemli usûl kaidelerinden birisi, gördüklerimizden yola çıkarak “görmediğimize” ulaşmak, diğer bir ifadeyle “şehadetten hareketle gayba” iman etmek olduğunu çok güzel izah etmişsiniz..

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı