"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Manastır’da yakılan hürriyet meşâlesi (2)

M. Latif SALİHOĞLU
23 Temmuz 2020, Perşembe
Günümüzde adına “demokrasi” denilen meşrûtiyetin ikinci kez ilân edilmesinin üzerinden yüz on yıldan fazla bir zaman geçti.

Türkiye’de, esasında yaklaşık bir buçuk asırdır hürriyet ve demokrasi mücadelesi veriliyor: 1865’te Genç Osmanlılar Cemiyetinin (Jön Türkler/Fr: Jeunes Turcs) kurulmasıyla meydana çıkan bu mücadele, 1876 yılı sonlarında ilk meyvesini vermeye başladı. 

Henüz yeni tahta çıkmış olan Sultan II. Abdülhamid 23 Aralıkta Kànun-i Esâsiyi (Anayasa) kabul ile meşrûtiyet sistemini ilân etmiş oldu. Ardından, Mebûsan ile Âyân Meclisleri kuruldu ve böylece meşrûtî yönetime geçilmiş oldu. 

Ne var ki, bu demokrasi bayramının da ömrü çok kısa sürdü. Osmanlı-Rus harbi (1878) dağdağası içinde Meclis feshedildi, Anayasa askıya alındı; böylelikle meşrûtiyetin birinci faslı kapanmış oldu. 

Sultan II. Abdülhamid dönemi siyaseti, 30 yıl müddetle meşrûtiyetin önünde setler oluşturup engeller koymakla meşgul olurken, Ahrar denilen Osmanlı hürriyetçileri ise, bugünkü anlamıyla demokrasi ve hürriyet mücadelesi vermeye devam etti: Bu uğurda yıllar yılı büyük gayretler sarf edildi, çok ağır bedeller de ödendi. Ancak, yine de hürriyet ve meşrûtiyet, hakikî vechesiyle bir türlü avdet etmiyordu.

Asker ve sivil kesimden birçok Osmanlı aydını meşrûtiyet mücadelesi vermeye kararlılıkla devam etmekle beraber, ortada büyük bir eksiklik vardı. Şöyle ki: Medrese cenâhından, yani ulemâ cânibinden hemen hiç destek yoktu. Meşrûtiyetin Kurân’a uygun, İslâmla barışık bir sistem olduğunu izâh edecek âlimler meydanda görünmüyordu. Yani, bu cihette ürkütücü olduğu kadar, düşündürücü bir boşluk vardı. 

Hürriyet kahramanlarından Niyazi Bey, kendisini çekemeyen 
İttihatçı komitacılar tarafından 1913’te katledildi.

İşte, o büyük boşluğu 1907 yılı sonlarında Osmanlı devlet merkezine, yani Dersaadet’e gelen Bediüzzaman Said Nursî doldurmaya gayret etti: İstanbul’a gelir gelmez hükümete maarif/eğitim hakkında bir dilekçe veren genç Said, ayrıca Şekerci Han’da kendisine tahsis edilen ofisi bir cihette “meclis-i efkâr”a çevirerek, âlimlere ve aydınlara adeta meydan okuyarak, gerek ilmî ve gerekse siyasî meselelerde fikir ve hatta inisiyatif sahibi olduğunu umuma ilân etti. 

Bediüzzaman, bununla da iktifa etmeyerek, İstanbul’un gözde camilerinde vaazlar verip hitabelerde bulunarak, hürriyet hakikatini ve meşrûtiyetin faziletini kitlelere mal etmeye çalıştı. Tutuklanıp hapse atılmasına rağmen, o bu dâvâsından asla vazgeçmedi. Hapiste mahkûm iken dahi hükmetmeye devam etti. 

Her büyük dâvâ gibi bu da bir bedel gerektiriyordu. Üstad Bediüzzaman, bu uğurda bedel ödüyor ve hayatı pahasına bu bedeli ödemeye hazır olduğunu bilfiil ispat ediyordu. 

Jön Türklere mensup Niyazi ve Enver Bey gibi gözüpek subaylar, Bediüzzaman’ın bu kararlı hizmetinden de cesaret alarak, 1908 Temmuz’unda Sultan Abdülhamid’in mutlakiyet rejimine karşı direnişe geçtiler. 

Rumeli’de yıllardır Balkan çeteleri ile Makedon komitacılarına karşı yiğitçe mücadele veren Kolağası Niyazi Bey Manastır’da, Enver Bey de Selânik’te askerleriyle birlikte dağa çıkarak, Sultan Abdülhamid’i meşrûtiyet idaresini yeniden ilân etmeye zorladılar. 

Padişah, ilk başta meselenin ciddiyetinin farkında değildi. Bunu basit bir isyan hareketi zannederek, asker kuvvetiyle bastırmayı düşündü. Hatta Birinci Ferik (Korgeneral) Şemsi Paşa’yı teftiş ve gözdağı vermek maksadıyla Manastır’a gönderdi. Ancak, umduğu neticeyi alamadığı gibi, durum daha da aleyhine dönmeye başladı. 

Bu arada, 20 Temmuz’da toplanan Arnavutluk kurultayı, meşrûtiyetin derhal ilân edilmesini istedi; aksi halde, İstanbul’a doğru yürüyüşe geçileceği işaretini verdi. 

Sultan Abdülhamid, meselenin fevkalâde ciddî olduğunu görüp durakladı; hatta geri adım atmak durumunda kaldı. 

Meselenin olgunlaştığına ve dâvâlarının nisbeten taban bulduğuna kanaat getiren Enver ve Niyazi Beyler, arayı hiç soğutmayarak 23 Temmuz günü Selânik ve Manastır’dan hürriyeti ilân ettiklerini İstanbul’a bildirdiler. 

Artık, hadiselerin fıtrî seyrine razı olmaktan başka çaresi kalmayan Sultan Abdülhamid, hemen ertesi gün, yani 24 Temmuz 1908’de resmî bir fermanla meşrûtiyetin yeniden tesis edileceğini ilân etti. (Devamı var)

Okunma Sayısı: 1480
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Latif Salihoğlu

    23.7.2020 19:35:50

    Aynı eser, Mukaddeme: Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâd olunurdu; zayıf istibdat tımarhaneyi bana mektep eyledi. BSN

  • Latif Salihoğlu

    23.7.2020 15:36:34

    TAVZİH Üstad Bediüzzaman, Dersaadet’e memleketin maarif meselesi için uğraştı. Lâkin, gördüğü vaziyet, onu hürriyet-istibdat gibi daha mühim meselelerle uğraşmaya sevk etti. İşte kendi ifadeleri: “Ben şarkın dağlarında büyümüştüm. Merkez-i Hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ ki, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadete geldim. Gördüm ki, İstanbul, tevahhuş ve tenafur-u kulûb sebebiyle medenî libası giymiş vahşî bir adama benzerdi. Şimdi, ittihad-ı millî sebebiyle, medenî adam, fakat yarı medenî, yarı vahşî libasında bize arz-ı dîdâr ediyor. Evvel şarkta fenalığın sebebi, şarkın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul’u gördüm, nabzını tuttum, teşrih ettim. Anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım; bir divanelikle taltif edildim.” D.H.Örfî

  • Mahir

    23.7.2020 11:49:52

    Anadolu kazaskerliği pâyesini haiz Seyfeddin İsmâil Efendi’nin (ö.1882) başını çektiği ulemâ, bu tarz yönetimin “ve şâvirhüm fi’l-emr” âyeti gereğince şeriata da uygun olduğunu belirterek, meşrutiyetten yana tavır koymuştur. Enver ve Niyazi Beylerin teşebbüslerinin Rumeli halkı nazarında karşılık bulmasının en büyük etkeni ise ulemanın camilerdeki vaazlarıdır. İstanbul’da ise bu yolda yürüyen İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ilmiye şubesinde yer alan Mûsâ Kâzım Efendi, Manastırlı İsmâil Hakkı, Mustafa Âsım Efendi, İsmâil Hakkı İzmirli, Hamdi Efendi (Elmalılı), Mustafa Sabri Efendi gibi âlimlerle birlikte Meşrutiyet’in yararları ve İslâm’a uygun bir sistem olduğu konusunda makale ve eserler kaleme almışlardır. Bediüzzaman Hazretleri bu zevatla birlikte ve her kesten ziyade meşrutiyet-i meşruaya sahip çıkmıştır. Üç; “ayrıca Şekerci Han’da kendisine tahsis edilen ofisi” bu ofisi üstadımıza kim tahsis etti bilmek isterim. Selam ve hürmetlerimle.

  • Mahir

    23.7.2020 11:49:31

    Meşrutiyetin ikinci defa ilanı sürecinde Üstadımız bunlarla meşguldü. Kendileri “Sultan Hamid’in emriyle sürüklendiği” tımarhaneden kurtulduktan sonra nezarete atılır. Ancak Meşrutiyet iade edildikten hemen sonra ilan edilen genel afla hürriyetine kavuşarak Sultan Ahmet Meydanında “Hürriyete Hitap” nutkunu irad etmiştir. Meşrutiyete herkesten ziyade sahip çıkıp çalışması böylece başlamış oldu. Enver ve Niyazi Beylerle de tanışması bu günlerde olmuştur. Daha önce değil. İkinci olarak: “Medrese cenâhından, yani ulemâ cânibinden hemen hiç destek yoktu. Meşrûtiyetin Kurân’a uygun, İslâmla barışık bir sistem olduğunu izâh edecek âlimler meydanda görünmüyordu.” cümleniz ve bilhassa “hiç destek yoktu” kısmı tartışmaya açıktır ve Bediüzzaman Hazretlerinin üzerine iyi niyetle de olsa bir avuç gubarı serpmekle eş anlamlıdır.

  • Mahir

    23.7.2020 11:48:16

    Sayın Salihoğlu “Jön Türklere mensup Niyazi ve Enver Bey gibi gözüpek subaylar, Bediüzzaman’ın bu kararlı hizmetinden de cesaret alarak, 1908 Temmuz’unda Sultan Abdülhamid’in mutlakiyet rejimine karşı direnişe geçtiler.” cümlenizle ve siyakı, sibakı ile alakalı olarak; Bildiğiniz gibi Bediüzzaman hazretleri 1895’te Mardin’de “beni hakka irşad eden bir zata rast geldim” dediği Cemaleddin Efgani’nin bir talebesinden siyasette muktesit mesleği öğrendiğini münazarat’ta okumaktayız. Siyasette muktesit meslek ibaresinin kodları içerisinde meşrutiyete taraftar olmakta vardır. Üstadımız 1907 sonlarında İstanbul’a geldiğinde çantasındaki öncelikli dosya Medresetü'z-Zehra projesi idi. Bu proje uğruna nerede ise başına gelmedik iş kalmamıştır.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı