İnsan tek başına kaldığında çoğu zaman kendi mizacının dar penceresinden bakar. Aklı sınırlı, hissiyatı değişken, nefsi aldatıcıdır. Bu yüzden insanın dinlemeye, danışmaya ve aynı hakikat etrafında başka insanlarla omuz omuza vermeye ihtiyacı vardır. Birinin aceleciliğini diğeri teenniyle dengeler; birinin cesaretini diğerinin ihtiyatı tamamlar.
Risale-i Nur’un şahs-ı manevîye verdiği ehemmiyet de biraz buradan anlaşılır. Hizmet, tek bir şahsın zekâsına, kabiliyetine veya görünür tesirine bırakılmayacak kadar büyüktür. İhlâs, uhuvvet ve tesanüdle birleşen fertler, tek başlarına taşıyamayacakları bir yükü müşterek bir omuzda taşıyabilirler.
Fakat burada ince bir imtihan vardır: Şahs-ı manevî, insanları hakikate bağlamak için vardır; hakikatin yerine geçmek için değil. Bir topluluk “biz” dediği anda kendisini ölçünün üstünde görmeye başlarsa, nuranî bir kuvvet olması beklenen birlik, fark edilmeden kolektif bir enaniyete dönüşebilir.
İnsanın kendi nefsindeki enaniyeti fark etmesi nispeten kolaydır. Fakat içinde bulunduğu grubun enaniyetini fark etmesi daha zordur. Çünkü şahsî enaniyet çoğu zaman kaba görünür; cemaat enaniyeti ise bazen sadakat, hizmet, birlik ve muhafaza kelimelerinin arkasına saklanabilir. Bir fert “ben yanılmam” dese bu kibir sayılır. Fakat bir topluluk “biz yanılmayız” dediğinde aynı hâl bazen sadakat zannedilebilir. Oysa nefis sadece tekil konuşmaz; bazen çoğul da konuşur.
Bu sebeple Nur hizmetinde sadakat, şahısların veya grupların hatasızlığına inanmak değildir. Asıl sadakat, herkesin kendisini hakikat karşısında tashih edilebilir görmesidir. Önde görünen de, arkada duran da, çok hizmet eden de, yeni gelen de aynı ölçünün önünde durabilmelidir.
Şahs-ı manevî burada kıble değil, ayna gibidir. Kıble; Kur’ân’ın dersi, iman hakikatleri, ihlâs, adalet, uhuvvet ve rıza-i İlâhîdir. Şahs-ı manevî ise bu hakikate yönelenlerin ortak aynasıdır. Ayna parlaksa hakikati daha berrak gösterir. Ayna buğulanırsa insan hakikati değil, kendi suretini görmeye başlar.
Bazen insan hakikati koruduğunu zannederken, aslında hakikat adına alıştığı bir düzeni koruyor olabilir. Bazen şahs-ı manevîye sahip çıktığını düşünürken, farkında olmadan kendi grubunun alışkanlıklarını muhafaza ediyor olabilir. Bu yüzden meşveret, ikaz ve muhasebe hizmetin karşısında değil; hizmetin selameti içindedir.
Bir topluluğu diri tutan yalnız aynı yöne bakması değildir; baktığı yönü zaman zaman beraberce kontrol edebilmesidir. Şahs-ı manevî, hakikate tâbi olduğu ölçüde rahmettir. Hakikatin yerine geçtiği anda ise imtihana dönüşür.
Çünkü Nur Talebesi bir şahsın veya grubun arkasından değil, hakikatin arkasından gider. Şahıslar ve gruplar o hakikate hizmet ettikleri ölçüde sevilir, hürmet edilir ve desteklenir. Hakikatin yerine geçtikleri anda ise en büyük hizmet, yine hakikati hatırlatmaktır.