Bir topluluğun imtihanı yalnız dışarıdan gelen baskılarla anlaşılmaz. Bazen asıl imtihan, içeride birbirimize nasıl davrandığımızda, hakikati mi yoksa aidiyetimizi mi öncelediğimizde, eleştiriyi düşmanlık mı yoksa muhasebe imkânı mı gördüğümüzde ortaya çıkar.
Bu seri, bir topluluğu dışarıdan yargılamak için değil; hakikat karşısında topluluk hâlimizi yeniden düşünmek için kaleme alındı. Çünkü uhuvvet, tesanüd, adalet, şahs-ı manevî, sevad-ı a‘zam ve vasat gibi kavramlar yalnız tarihî veya teorik ölçüler değildir. Bunlar insanın nefsiyle, korkularıyla, aidiyet duygusuyla ve grup psikolojisiyle doğrudan ilgilidir.
Bir topluluğun sıhhati sadece neyi savunduğuyla değil, savunduğu hakikate içeride ne kadar sadık kaldığıyla da ölçülür.
1. Bir Topluluğu Dağıtan Şey Nedir?
Bir topluluğu ayakta tutan şey yalnızca ortak fikirler değildir. İnsanlar aynı hakikate inanarak değil, birbirlerine güvenerek de bir arada dururlar. Bu yüzden cemiyet hayatında en kritik imtihanlardan biri, kardeşlerin zor zamanlarda birbirine nasıl davrandığıdır.
Bediüzzaman’ın dahilî adaveti bırakıp tam tesanüd etmeye dair hatırlattığı ölçü bu noktada meseleyi berraklaştırır. En bedevî kabileler bile dışarıdan bir düşman geldiğinde iç kavgalarını bir süreliğine bırakır. Çünkü onlar dahi bilirler ki haricî tehdit karşısında dağınıklık zayıflık doğurur.
Fakat bugün çoğu zaman bunun tersine şahit oluyoruz. Dış baskılar arttıkça içerideki kırgınlıklar büyüyor; küçük ihtilaflar genişliyor, şahsî meseleler umumun maslahatının önüne geçebiliyor. Böyle olunca dışarıdaki baskıdan daha ağır bir yara içeride açılıyor: Güven kaybı.
Bir topluluğa yeni yaklaşan insan, anlatılan hakikatlerden önce insanların birbirine nasıl davrandığına bakar. Çünkü insan fıtratı emniyet arar. “Burada hata yaptığımda hemen silinir miyim, zor zamanda yalnız kalır mıyım, küçük bir ihtilafta terk edilir miyim?” hissi kalbe yerleşirse insan zahiren ayrılmasa bile içten içe geri çekilir. Tam manasıyla aidiyet geliştiremez. Çünkü emniyetin olmadığı yerde sadakat büyümez.
Dışarıdan gelen tehditler bazen insanları birbirine yaklaştırabilir. Fakat içeride büyüyen güvensizlik yavaş yavaş ruhu çürütür. İnsanların birbirine dayanma hissini zayıflatır; sözler çoğalır ama kuvvet dağılır.
En tehlikeli düşman bazen dışarıdaki baskı değil, içeride büyüyen benliktir. Hodfüruşluk, tarafgirlik ve gurur; küçük meseleleri büyütüp tesanüdü parçalayabilir. Böyle olunca insanlar hakikati değil, kendi tarafını savunmaya başlar.
Hâlbuki cemaatleri ayakta tutan şey kusursuz insanlar değildir; kusurlara rağmen devam eden uhuvvettir. Bugün belki de en büyük ihtiyaç, herkesin kendi haklılığını ispat etmeye çalışmasından önce, kardeşliğin emniyetini koruyacak bir şefkat ve feraset geliştirebilmektir.