"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hakikatin önüne geçen aidiyet (1)

M. Said BAYRAKLILAR
09 Eylül 2026, Çarşamba
Takdim

Bir topluluğun imtihanı yalnız dışarıdan gelen baskılarla anlaşılmaz. Bazen asıl imtihan, içeride birbirimize nasıl davrandığımızda, hakikati mi yoksa aidiyetimizi mi öncelediğimizde, eleştiriyi düşmanlık mı yoksa muhasebe imkânı mı gördüğümüzde ortaya çıkar.

Bu seri, bir topluluğu dışarıdan yargılamak için değil; hakikat karşısında topluluk hâlimizi yeniden düşünmek için kaleme alındı. Çünkü uhuvvet, tesanüd, adalet, şahs-ı manevî, sevad-ı a‘zam ve vasat gibi kavramlar yalnız tarihî veya teorik ölçüler değildir. Bunlar insanın nefsiyle, korkularıyla, aidiyet duygusuyla ve grup psikolojisiyle doğrudan ilgilidir.

Bir topluluğun sıhhati sadece neyi savunduğuyla değil, savunduğu hakikate içeride ne kadar sadık kaldığıyla da ölçülür.

1. Bir Topluluğu Dağıtan Şey Nedir?

Bir topluluğu ayakta tutan şey yalnızca ortak fikirler değildir. İnsanlar aynı hakikate inanarak değil, birbirlerine güvenerek de bir arada dururlar. Bu yüzden cemiyet hayatında en kritik imtihanlardan biri, kardeşlerin zor zamanlarda birbirine nasıl davrandığıdır.

Bediüzzaman’ın dahilî adaveti bırakıp tam tesanüd etmeye dair hatırlattığı ölçü bu noktada meseleyi berraklaştırır. En bedevî kabileler bile dışarıdan bir düşman geldiğinde iç kavgalarını bir süreliğine bırakır. Çünkü onlar dahi bilirler ki haricî tehdit karşısında dağınıklık zayıflık doğurur.

Fakat bugün çoğu zaman bunun tersine şahit oluyoruz. Dış baskılar arttıkça içerideki kırgınlıklar büyüyor; küçük ihtilaflar genişliyor, şahsî meseleler umumun maslahatının önüne geçebiliyor. Böyle olunca dışarıdaki baskıdan daha ağır bir yara içeride açılıyor: Güven kaybı.

Bir topluluğa yeni yaklaşan insan, anlatılan hakikatlerden önce insanların birbirine nasıl davrandığına bakar. Çünkü insan fıtratı emniyet arar. “Burada hata yaptığımda hemen silinir miyim, zor zamanda yalnız kalır mıyım, küçük bir ihtilafta terk edilir miyim?” hissi kalbe yerleşirse insan zahiren ayrılmasa bile içten içe geri çekilir. Tam manasıyla aidiyet geliştiremez. Çünkü emniyetin olmadığı yerde sadakat büyümez.

Dışarıdan gelen tehditler bazen insanları birbirine yaklaştırabilir. Fakat içeride büyüyen güvensizlik yavaş yavaş ruhu çürütür. İnsanların birbirine dayanma hissini zayıflatır; sözler çoğalır ama kuvvet dağılır.

En tehlikeli düşman bazen dışarıdaki baskı değil, içeride büyüyen benliktir. Hodfüruşluk, tarafgirlik ve gurur; küçük meseleleri büyütüp tesanüdü parçalayabilir. Böyle olunca insanlar hakikati değil, kendi tarafını savunmaya başlar.

Hâlbuki cemaatleri ayakta tutan şey kusursuz insanlar değildir; kusurlara rağmen devam eden uhuvvettir. Bugün belki de en büyük ihtiyaç, herkesin kendi haklılığını ispat etmeye çalışmasından önce, kardeşliğin emniyetini koruyacak bir şefkat ve feraset geliştirebilmektir.

Okunma Sayısı: 1160
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ömer

    16.09.2026 12:51:35

    En tehlikeli düşman bazen dışarıdaki baskı değil, içeride büyüyen benliktir. Hodfüruşluk, tarafgirlik ve gurur; küçük meseleleri büyütüp tesanüdü parçalayabilir. Böyle olunca insanlar hakikati değil, kendi tarafını savunmaya başlar. Hâlbuki cemaatleri ayakta tutan şey kusursuz insanlar değildir; kusurlara rağmen devam eden uhuvvettir. Bugün belki de en büyük ihtiyaç, herkesin kendi haklılığını ispat etmeye çalışmasından önce, kardeşliğin emniyetini koruyacak bir şefkat ve feraset geliştirebilmektir. Kaleminize sağlık hocam tebrikler 👏👏👏🌅

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 09:34:08

    Efendimizin (asm) uygulamasına yaptığınız atıf da zaten meşveretin ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor. Fakat aynı sünnet bize meşveretin sadece kararın sonucundan ibaret olmadığını; insanların görüşlerini söyleyebildiği, dinlendiği ve nihayetinde birlikte hareket edildiği bir ahlâkı da gösteriyor. Dolayısıyla benim için mesele, meşvereti zayıflatmak değil; onu şahısların üzerinde duran, güven veren ve kendi içinde muhasebe imkânını kaybetmeyen bir şahs-ı manevî olarak daha da kuvvetlendirebilmektir. Niyet hususundaki duanıza da âmin diyorum. Rabbim hepimizin niyetini tashih etsin; bizi kendi kanaatimizi değil, hakkı müdafaa etmeye muvaffak eylesin.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 09:34:03

    Cemil Bey, hassasiyetinizi anlıyorum. Meşveret kararlarının hürmete layık olduğu, tesanüdün korunmasının çok önemli bulunduğu hususunda bir ihtilafımız yok. Yazılarımın maksadı da meşveretleri töhmet altında bırakmak veya alınan kararları değersizleştirmek değildir. Fakat ayrıldığımız nokta şu olabilir: Bir prensibi konuşmak, mutlaka o prensibin ihlal edildiğini iddia etmek değildir. Uhuvveti yazmak, “uhuvvet yok” demek olmadığı gibi; meşveretin usulünü, güveni, aidiyeti veya grup psikolojisini konuşmak da “meşveretler yanlış yapıyor” demek değildir. Bazen bir esası korumanın yollarından biri de o esasın nasıl yaşandığını düşünmeye devam etmektir. Ben “her meşveret kararı her yerde tartışılsın” demiyorum. Fakat “tesanüd bozulmasın” endişesiyle hiçbir mesele üzerinde konuşulamaması da başka bir tehlike doğurabilir. Çünkü tesanüd yalnızca karara muhalefet etmemekle değil; kardeşler arasındaki güvenin, adalet hissinin ve birbirini dinleyebilmenin korunmasıyla da ayakta kalır.

  • Cemil

    10.09.2026 00:37:29

    Yoksa Efendimiz'in uygulamasi da mi yazılarınızın muhatabı? Bakın muhterem kardeşim yazilariniz daha başlıklarıyla mesveretleri töhmet altinda bırakıyor.Mesveret kararları hürmete layıktır, muhalefet edilmemeli sistem yürüyor diye düşünüyorsanız bu bu telkinler vs zaten gereksiz.En büyük ve ehemmiyetli mesele Tesanudu muhafaza etmektir.Bunun da yegane çaresi kararlara her yer ve zeminde muhalefet etmeden hürmet etmektir.Hakiki düşman def edilmeden küçücük meseleler yazilmaz çizilmez konuşulmaz.Niyetinizi en iyi BİLEN niyetinize göre muamele eylesin size.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    9.09.2026 23:34:50

    Şahs-ı manevî, şahısların kanaatlerini yok eden değil; onları nefsânî tarafgirlikten arındırarak ortak bir hakikatte buluşturan bir yapı olmalıdır. Bu sebeple ne “ben böyle düşünüyorum, cemaat ne derse desin” anlayışını doğru bulurum ne de “meşveret karar verdi, artık hiçbir yönü konuşulamaz” anlayışını. İkisinin arasında, hem meşverete hürmet eden hem de muhasebe kapısını açık tutan bir ölçüye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yazıda üzerinde durmaya çalıştığım mesele de buydu: Fikir ayrılığını düşmanlığa, eleştiriyi aidiyetsizliğe dönüştürmeden konuşabilmek. Çünkü Enes Bey’in işaret ettiği gibi, bir fikre verilen cevabın kişinin kimliği veya aidiyeti üzerinden değil, yine fikir üzerinden verilmesi gerekir. Belki hepimizin üzerinde düşünmesi gereken soru şudur: Meşvereti nasıl koruyacağız ve aynı zamanda onu kendi kendisini tashih edebilen canlı bir mekanizma olarak nasıl yaşatacağız?

  • Mehmet Said Bayraklılar

    9.09.2026 23:34:46

    Mustafa Bey ve Enes Bey’e güzel dilekleri ve katkıları için teşekkür ederim. Yaşar Bey’in yaptığı itiraz da meselenin önemli bir tarafını hatırlatıyor. Elbette cemaat hayatında meşveret, tesanüd ve şahs-ı manevî vazgeçilmez esaslardır; şahsî kanaatin cemaat iradesinin yerine geçirilmesi doğru olmaz. Fakat kanaatimce tartışılması gereken ince nokta tam da burada başlıyor: Meşverete bağlılık ile meşveretin işleyişi hakkında düşünmek aynı şey değildir. Bir kararın meşveretle alınmış olması ona karşı sorumluluk doğurur; fakat meşveretin sıhhati, temsil kabiliyeti, usulü ve ortaya çıkan neticeleri üzerine konuşmayı bütünüyle şahsîlik veya tesanüde zarar vermek şeklinde değerlendirmek de başka bir probleme kapı açabilir.

  • Cemil

    9.09.2026 23:14:24

    Bu yazılar iki sebebe istinaden yazılabilir. 1-Mesveretlerimiz dusturlara aykırı hareket ediyor diye.Bu ise büyük bir iftira ve haksızlıktır. 2-Dusturlara aykırı hareket etmek ihtimaline karşı ikaz olarak. Boyle bir şeye kesinlikle ihtiyaç yoktur.Cunku yok'a var elbisesi giydirip mesvetlerin her kararini muhasebeye açıp tesanudu bozmak tehlikesine gebedir.İhtilaflara kapı açar.Tesanudu muhafaza etmekten daha ehemmiyetli bir hukuk yoktur.Bunun da yolu kararlara hürmet etmektir. Mesele çok basittir.Bir ibadeti Efendimizin uyguladığı gibi uygulamak en hayırlı olanıdır.

  • Yaşar

    9.09.2026 19:44:11

    Dolayısıyla meseleyi sadece “insanların birbirine nasıl davrandığı” üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor. Asıl sorulması gereken şudur: Biz cemaat olarak hangi usulle hareket ediyoruz? Şahsî kanaatlerimizi mi, yoksa meşveretle oluşan ortak iradeyi mi esas alıyoruz? Meşveret ve cemaat şuuru zayıflarsa tesanüd de zayıflar. Şahsî kanaatlerin hâkim olduğu yerde ise şahs-ı manevîden söz etmek giderek zorlaşır. Bu sebeple yazının bazı tespitleri doğru olsa da, bütünüyle bakıldığında bizim Meşveret ve cemaat anlayışımızla örtüşmediğini düşünüyorum.

  • Yaşar

    9.09.2026 19:43:53

    Elbette eleştiri olacaktır. Hatalar varsa usulü dairesinde konuşulacaktır. Fakat cemaatin meşveretle aldığı kararları sürekli tartışmaya açmak, şahsî kanaati meşveretin önüne geçirmek ve bunu “hakikati savunmak” şeklinde takdim etmek, bizzat tesanüdü zedeleyen bir netice doğurabilir. Bediüzzaman’ın vurguladığı uhuvvet, tesanüd ve şahs-ı manevî anlayışı, herkesin kendi düşüncesini merkeze aldığı bir yapı değil; nefsini, şahsî kanaatini ve tarafgirliğini geri plana atarak ortak akla ve meşverete teslim olmayı gerektirir.

  • Yaşar

    9.09.2026 19:43:27

    Bu yazının yaklaşımına katılmıyorum. Uhuvvet, tesanüd ve şahs-ı manevî elbette cemaat hayatımızın temel esaslarındandır. Ancak bu kavramları, Meşveret mekanizmasını ve cemaatin ortak iradesini geri plana itecek şekilde yorumlamak doğru değildir. Cemaat şuuru; herkesin kendi kanaatini merkeze alması veya alınan kararları kendi ölçüsüne göre değerlendirmesi değil, şahs-ı manevînin aklı ve ortak istişareyle hareket etmeyi kabul etmesidir. Meşveret, birkaç kişinin bir araya gelip karar vermesinden ibaret olmadığı gibi, alınan kararları beğenmediğimiz zaman “güven kaybı”, “aidiyet”, “grup psikolojisi” gibi kavramlarla sorgulanamaz hâle getirmek de doğru değildir. Meşveretin olduğu yerde şahsî kanaatler değil, ortak akıl ve alınan kararların arkasında durma şuuru esastır.

  • Mustafa Nazlıoğlu

    9.09.2026 17:10:24

    Allah razı olsun yine güzel bir yazı olmuş sayın Bayraklılar elinize emeğinize sağlık Allah yar ve yardımcınız olsun inşallah

  • Mehmet Said Bayraklılar

    9.09.2026 11:48:33

    Bülent ve Abdullah kardeşlerime kıymetli katkıları için teşekkür ederim. Uhuvvetin kusurlara rağmen merhamet ve sabırla devam etmesi gerektiği hususunda hemfikiriz. Risale-i Nur mesleğinin usul ve esaslarını doğru anlamanın da ihtilafları azaltacağı muhakkak. Ancak burada ince bir ayrım var: Her farklı görüş ihtilaf, her ihtilaf da adavet değildir. Meşru farklılıklar, hakikate sadakat ve karşılıklı emniyet içinde kaldığında zenginliğe dönüşebilir. Asıl tehlike, kendi yorumumuzu mesleğin bütünüyle özdeşleştirip farklı düşünen kardeşimizi dışarıda görmeye başlamamızdır. Bu sebeple mesleği öğrenmek kadar, öğrendiğimiz ölçüleri önce kendi nefsimize tatbik etmek de önemlidir. Yazının maksadı bir tarafı haklı çıkarmak değil; hepimizi, hakikat karşısında aidiyetimizi ve davranışlarımızı yeniden muhasebeye davet etmektir. Rabbim uhuvvetimizi, tesanüdümüzü ve karşılıklı emniyetimizi muhafaza etsin.

  • Enes

    9.09.2026 09:56:40

    Tebrikler çok yerinde bir yazı olmuş. Burda bazen yazılara eleştiri yorumları yapıyorum. Hemen peşine sen ak parti destekleyicisi misin diye insanı zorbalıyorlar. Böyle olmaz. Fikre fikirle cevap verilir.

  • Bülent Bektaş

    9.09.2026 08:33:21

    Çünkü uhuvvet, kusursuzlukta değil; birbirinin kusurunu örtecek merhamette, farklılıkları taşıyacak sabırda ve “ben” yerine “biz” diyebilme iradesinde güçlenir.

  • Abdullah

    9.09.2026 05:46:14

    Risale-i Nur'un manevi bir mesleği var. Üstad'ımız, bunu şöyle tarif eder; " Cadde-i Kübra-i Kur'aniye " Selef-i Salihinin Cadde-i Kübrası." "Üstad'ımız hayat-ı boyunca bu cadde de yürümüş ve bunda en küçük bir taviz vermemiş tir.Bu kudsi mesleğin usul, kaide ve prensipleri Nur Külliyatında dağınık vaziyette duruyor.Bu mesleğin çerçevesi ve mahiyetiyle ilgili bir derin ve detaylı çalışma bugüne kadar yapıl mamıştır.Bütün ihtilafların kaynağında bu mesleğe aykırı hareket etme vardır. Bu meslek doğru ve layikiyle bilinse ve buna göre hareket edilse ihtilaf çıkmaz ve ihtilafın doğurduğu menfi neticeler de olmaz.İhtilaf olmazsa,ittifak olur.İttifakın olduğu yerde hem muvaffakiyet olur ve hemde tesanüd, ittihat uhuvvet ve muhabbet olur.Bu durumda emniyet hakikatı da tahakkuk eder.Ve böylece sıhhat ve selamet içinde Hizmet-i Nuriye devam eder.Şu nuda asla unutmamak lazım, ihtilaf en büyük üç düşmanımızdan biridir.Bir asır evvel sevgili Üstad'ımız bu düşma na karşı bizleri uyarmıştır.... ,

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı