"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bir topluluğu korurken kimi susturuyoruz?

M. Said BAYRAKLILAR
10 Eylül 2026, Perşembe
Hakikatin Önüne Geçen Aidiyet -2

İnsan sevdiği şeyi korumak ister. Ailesini, dostlarını, hatıralarını, değerlerini… Bazen bir fikri, bir kurumu veya içinde bulunduğu topluluğu da. Çünkü aidiyet, insana yalnız olmadığını hissettiren güçlü duygulardan biridir. İnsan kendisini daha büyük bir mananın parçası olarak görür; omuz verdiği insanların varlığıyla kuvvet bulur.

Bu yüzden bir topluluğa yönelen haksız bir saldırı karşısında refleks göstermek fıtrîdir. Fakat burada fark edilmesi zor bir imtihan vardır: Koruma duygusu bazen adalet duygusunun önüne geçebilir.

Bir yapı başlangıçta ortak bir gayeye hizmet etmek için oluşur. İnsanlar birbirlerinin eksiklerini tamamlar, yalnız başlarına taşıyamayacakları yükleri birlikte taşırlar. Zamanla bir güven zemini, bir şahs-ı manevî meydana gelir. Risale-i Nur’un ittifak, tesanüd ve uhuvvet üzerinde ısrarla durması da bu yüzden anlamlıdır. Çünkü samimî gayretler birleştiğinde, tek tek insanların gücünü aşan bir tesir ortaya çıkabilir.

Fakat aynı birlik duygusu, yanlış kullanıldığında sessiz bir dokunulmazlık alanına dönüşebilir. Bir hata dile getirildiğinde önce hatanın kendisine değil de bunu söyleyenin niyetine bakılıyorsa; bir mağduriyet anlatıldığında mesele anlaşılmadan “Bunu şimdi konuşmanın zamanı mı?” deniliyorsa; orada artık sadece topluluk korunmuyor, bazı sesler de susturuluyor demektir.

Oysa güven, insanların hiç hata yapmamasından doğmaz. Hata ortaya çıktığında onunla nasıl yüzleşildiğinden doğar. Bir topluluğu ayakta tutan şey kusursuz görünmesi değil, kusurlarını hak ölçüsüyle düzeltebilmesidir.

Bediüzzaman’ın adalet-i mahza anlayışı bu noktada önemli bir ölçü hatırlatır: Umumun menfaati adına bir ferdin hukuku feda edilemez. Çünkü adalet, topluluğun dışında duran süslü bir ilke değildir; onun manevî zeminidir. Bir kişinin hakkı incindiğinde yalnız o kişi zarar görmez, topluluğun emniyet duygusu da yara alır.

Bu yüzden “cemaat hukuku” denildiğinde asıl soru şudur: Bu hukuk neyi koruyor? Eğer hakikati, uhuvveti, emniyeti ve adaleti koruyorsa kıymetlidir. Fakat fertlerin sesini bastırıyor, yanlışları görünmez kılıyor, eleştiriyi düşmanlık gibi gösteriyorsa artık hukuk değil, görüntüyü muhafaza eden bir perde hâline gelir.

Şahs-ı manevî, fertlerin susturulduğu bir kalabalık değildir. Her insanın hakkının emanet kabul edildiği bir zemindir. Bir topluluk, fertlerin hukukunu yutarak büyüyemez. Büyüse bile taşıdığı manayı kaybetmeye başlar.

Belki de bir topluluğun sıhhati, kendisine yönelen övgülerle değil; içerideki haklı seslere nasıl davrandığıyla ölçülür. İnsan tam da burada kendine şu soruyu sormalıdır: Biz gerçekten hakikati mi koruyoruz, yoksa hakikat adına alıştığımız bir aidiyet duygusunu mu?

Okunma Sayısı: 117
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı