"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bir topluluğu korurken kimi susturuyoruz?

M. Said BAYRAKLILAR
10 Eylül 2026, Perşembe
Hakikatin Önüne Geçen Aidiyet -2

İnsan sevdiği şeyi korumak ister. Ailesini, dostlarını, hatıralarını, değerlerini… Bazen bir fikri, bir kurumu veya içinde bulunduğu topluluğu da. Çünkü aidiyet, insana yalnız olmadığını hissettiren güçlü duygulardan biridir. İnsan kendisini daha büyük bir mananın parçası olarak görür; omuz verdiği insanların varlığıyla kuvvet bulur.

Bu yüzden bir topluluğa yönelen haksız bir saldırı karşısında refleks göstermek fıtrîdir. Fakat burada fark edilmesi zor bir imtihan vardır: Koruma duygusu bazen adalet duygusunun önüne geçebilir.

Bir yapı başlangıçta ortak bir gayeye hizmet etmek için oluşur. İnsanlar birbirlerinin eksiklerini tamamlar, yalnız başlarına taşıyamayacakları yükleri birlikte taşırlar. Zamanla bir güven zemini, bir şahs-ı manevî meydana gelir. Risale-i Nur’un ittifak, tesanüd ve uhuvvet üzerinde ısrarla durması da bu yüzden anlamlıdır. Çünkü samimî gayretler birleştiğinde, tek tek insanların gücünü aşan bir tesir ortaya çıkabilir.

Fakat aynı birlik duygusu, yanlış kullanıldığında sessiz bir dokunulmazlık alanına dönüşebilir. Bir hata dile getirildiğinde önce hatanın kendisine değil de bunu söyleyenin niyetine bakılıyorsa; bir mağduriyet anlatıldığında mesele anlaşılmadan “Bunu şimdi konuşmanın zamanı mı?” deniliyorsa; orada artık sadece topluluk korunmuyor, bazı sesler de susturuluyor demektir.

Oysa güven, insanların hiç hata yapmamasından doğmaz. Hata ortaya çıktığında onunla nasıl yüzleşildiğinden doğar. Bir topluluğu ayakta tutan şey kusursuz görünmesi değil, kusurlarını hak ölçüsüyle düzeltebilmesidir.

Bediüzzaman’ın adalet-i mahza anlayışı bu noktada önemli bir ölçü hatırlatır: Umumun menfaati adına bir ferdin hukuku feda edilemez. Çünkü adalet, topluluğun dışında duran süslü bir ilke değildir; onun manevî zeminidir. Bir kişinin hakkı incindiğinde yalnız o kişi zarar görmez, topluluğun emniyet duygusu da yara alır.

Bu yüzden “cemaat hukuku” denildiğinde asıl soru şudur: Bu hukuk neyi koruyor? Eğer hakikati, uhuvveti, emniyeti ve adaleti koruyorsa kıymetlidir. Fakat fertlerin sesini bastırıyor, yanlışları görünmez kılıyor, eleştiriyi düşmanlık gibi gösteriyorsa artık hukuk değil, görüntüyü muhafaza eden bir perde hâline gelir.

Şahs-ı manevî, fertlerin susturulduğu bir kalabalık değildir. Her insanın hakkının emanet kabul edildiği bir zemindir. Bir topluluk, fertlerin hukukunu yutarak büyüyemez. Büyüse bile taşıdığı manayı kaybetmeye başlar.

Belki de bir topluluğun sıhhati, kendisine yönelen övgülerle değil; içerideki haklı seslere nasıl davrandığıyla ölçülür. İnsan tam da burada kendine şu soruyu sormalıdır: Biz gerçekten hakikati mi koruyoruz, yoksa hakikat adına alıştığımız bir aidiyet duygusunu mu?

Okunma Sayısı: 1319
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ömer

    16.09.2026 12:50:18

    Bu yüzden “cemaat hukuku” denildiğinde asıl soru şudur: Bu hukuk neyi koruyor? Eğer hakikati, uhuvveti, emniyeti ve adaleti koruyorsa kıymetlidir. Fakat fertlerin sesini bastırıyor, yanlışları görünmez kılıyor, eleştiriyi düşmanlık gibi gösteriyorsa artık hukuk değil, görüntüyü muhafaza eden bir perde hâline gelir.Kaleminize sağlık hocam tebrikler 👏👏👏🌅

  • Mehmet Said Bayraklılar

    12.09.2026 21:55:12

    Cemil Bey, burada sanırım temel ayrımımız şu: Fikri kabul edilmeyen kardeş elbette enaniyetini terk etmeli ve alınan karara riayet etmeli. Fakat bu, çoğunluğun da kendi kararını otomatik olarak “haklı şûra” kabul etmesi anlamına gelmez. Üstadın “haklı şûra ihlâs ve tesanüdü netice verir” ölçüsü bence her iki tarafa da mesuliyet yükler. Muhalif nefsini, çoğunluk ise tahakküm ihtimalini muhasebe etmelidir. Kısacası mesele “muhalif mi haklı, çoğunluk mu?” değil; iki taraf da ihlâs ve tesanüdü gerçekten koruyor mu? sorusudur. Bence yazının derdi de tam olarak bu muhasebeyi hatırlatmaktır.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 19:34:24

    Allah sizden de razı olsun İskender Bey. Ben de aynı kanaatteyim. Kararın müşterek tatbikatta bağlayıcı olması ile ferdî kanaatin zihnî ve vicdanî olarak varlığını sürdürebilmesi arasındaki ayrım netleşince, aslında ihtilafın önemli bir kısmının kavramların sınırlarından kaynaklandığı görülüyor. Belki meşveret ahlâkının güzelliği de burada ortaya çıkıyor: İnsan kendi fikrini söyleyebiliyor, karar çıktıktan sonra müşterek iradeye riayet ediyor; fakat yaşanan tecrübeleri de dikkatle takip edip gerektiğinde yeniden meşverete taşıyabiliyor. Karşılıklı izahların meseleyi berraklaştırması beni de memnun etti. Farklı kanaatlerin birbirini susturmadan, aksine daha sahih bir anlayışa vesile olabilmesi zaten aradığımız zeminin kendisi olsa gerek. Katkınız ve yapıcı üslubunuz için tekrar teşekkür ederim. Allah razı olsun.

  • Cemil

    11.09.2026 19:25:55

    3-5 muhalif fikir sahibi olduğunda hiç Haklı şura bulunamayacak yani.Adam benim fikrim daha isabetli diyor.Ve ısrarla devam ediyor.Ferdi enaniyetini eritmiyor ne olacak şimdi? Bu ölçüyü bence şöyle okumak lazım. Farklı fikir sahibi, hissiyatı nefsaniyesini unutacak kardeşlerinin meziyyat ve fikriyatiyla fikren yaşayacak ki hem ihlas hem tesanud gerçekleşmiş ve haklı şura hakikati ortaya çıkmış olsun.Yani bir şura haklı mı haksız mı bunu belirleyecek olan karar sonrası muhalif fikir sahipleridir.Yoksa haklı şura hicbir zaman bulunamaz.Her vakit benim fikrim daha isabetliydi diyenler çıkacak çünkü.Lutfen bu meselede asıl mesuliyet sahibi olan farklı fikir sahibi kardeşlerimizin vazifelerini yapmadıklarını perdelemeyelim.ve haklı bir şurayi haksızlıkla itham etmeyelim.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:16:31

    Cemil Bey’in “Nereden anlayacağız bu haklı bir şûra oldu?” sorusu bana Hutbe-i Şâmiye’deki bir ifadeyi hatırlattı: “…haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden…” Burada Üstadın sadece “şûrâ” değil, özellikle “haklı şûrâ” demesini ve onun neticesi olarak da ihlâs ile tesanüdü göstermesini önemli buluyorum. Elbette buradan “ihtilâf varsa meşveret yanlıştır” neticesi çıkarılamaz. Tesanüdü ferdî enaniyet de bozabilir. Fakat aynı şekilde tahakküm, itham, farklı kanaatlere tahammülsüzlük ve insanların vicdan alanına müdahale de bozabilir. Öyleyse belki sorduğunuz sorunun cevabını yine Üstadın verdiği ölçü üzerinden aramalıyız: Yaptığımız meşveret insanlarda ihlâsı ve hakikî tesanüdü artırıyor mu? Bence muhasebe edilmesi gereken yer tam burasıdır. Çünkü meşveretin maksadı yalnız karar çıkarmak değil; ferdî enaniyetleri eriterek hakikat etrafında samimî bir şahs-ı manevî meydana getirmektir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:03:48

    Benim yazılarda aradığım şey, meşveretin zayıflaması değil; bilakis meşveretin yalnız karar üretme usulü olmaktan çıkıp hürriyet, emniyet, uhuvvet ve adalet ahlâkıyla birlikte yaşamasıdır. Çünkü aynı şeyi yapmak için bazen karar gerekir. Ama aynı şeyi düşünmek için karar gerekmez.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:03:24

    Bununla beraber karşı uçtaki tehlikeyi de görmezden gelmemek gerekir. “Vicdanım böyle söylüyor” diyerek ortak kararın gereğini yapmamak, ferdî kanaati müşterek iradenin önüne geçirmek veya şahsî fikrini sürekli bir alternatif merkez hâlinde yaşatmak da meşveret ahlâkıyla bağdaşmaz. Dolayısıyla bana göre mesele iki sınırı aynı anda koruyabilmektir: Meşveret, ortak fiili bağlar; fakat insanın aklını ve vicdanını mülkiyetine alamaz. Fert de kendi kanaatini koruyabilir; fakat onu ortak tatbikatı bozan müstakil bir iradeye dönüştüremez. Belki sağlıklı meşveret kültürü tam da bu iki sınır arasında ortaya çıkar.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:02:46

    Şahs-ı manevî, birbirinin kopyası insanlar meydana getirmek değildir. Bilakis farklı mizaçların, farklı kabiliyetlerin ve farklı bakışların ortak bir maksat etrafında birbirini tamamlayabilmesidir. Eğer farklılık yalnız meşveret masasındaki birkaç dakikaya müsaade edilen, sonrasında ise psikolojik olarak bastırılan bir şey hâline gelirse, görünürde birlik korunurken içeride fakirleşme başlayabilir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:02:17

    Burada S. Pelin Hanım’ın kullandığı “dünya görüşlerinin meşveret zırhına dönüştürülmesi” ifadesini de düşündürücü buluyorum. Çünkü bir toplulukta müşterek karar ile müşterek kanaat zamanla birbirine karışabilir. İnsanlardan aynı işi yapmaları istenirken farkında olmadan aynı şeyi düşünmeleri, aynı siyasî değerlendirmeyi yapmaları, aynı kişileri sevmeleri veya aynı yorumlara ulaşmaları da beklenebilir. İşte benim “aidiyetin hakikatin önüne geçmesi” dediğim tehlikelerden biri burada başlıyor. Meşveret, ferdî enaniyeti terbiye eder; fakat ferdî şahsiyeti imha etmez.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:01:40

    Cemil Bey, “Haklı bir şûra olduğunu nereden anlayacağız?” diye soruyor. Kanaatimce bunun ölçüsü “benim fikrim çıktı mı?” olamaz. Oy birliği de tek başına ölçü değildir. Çoğunlukla alınmış bir karar elbette karar olabilir ve ortak işleyişte ona riayet edilebilir. Fakat meşveretin sıhhati başka şeylerle de ilgilidir: İnsanlar korkmadan konuşabiliyor mu? Farklı kanaatler sadakatsizlik gibi görülüyor mu? Muhalif fikir söyleyen insanın şahsiyeti tartışmaya açılıyor mu? Kararın sınırı, müşterek hizmet alanının dışına taşarak insanların vicdanlarına kadar uzanıyor mu? Bunları sormak kararları sürekli “muhasebeye açmak” anlamına gelmez. Bilakis meşveret sistemini koruyacak sınırları konuşmaktır.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:00:58

    Arda Bey’in sorusu bu bakımdan önemli. Her mesele meşveretin aynı derecede karar alanına girmez. Ortak hareket gerektiren meselelerle, yoruma ve içtihada açık meselelerin birbirinden ayrılması gerekir. Aksi hâlde “birlikte nasıl hareket edeceğiz?” sorusuna cevap vermesi gereken meşveret, zamanla “hepimiz nasıl düşünmeliyiz?” sorusuna cevap veren bir makama dönüşebilir. Benim üzerinde durmaya çalıştığım tehlikelerden biri tam olarak budur.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 16:00:23

    Fakat buradan daha farklı bir alana geçtiğimizde mesele değişiyor. Meşveret, müşterek fiili düzenleyebilir; fakat insanın bütün düşünce dünyasını müşterekleştirebilir mi? İnsanın siyasî kanaatini, bir metne dair yorumunu, içtihadî bir meseledeki değerlendirmesini, vicdanî kanaatini veya farklı ihtimaller arasında yaptığı tercihi de aynı şekilde bağlayabilir mi?

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 15:59:52

    Birlikte yapılacak bir iş varsa elbette ortak karar gerekir. Nerede dersane açılacağı, hangi faaliyetin ne zaman yapılacağı, imkânların nasıl kullanılacağı, müşterek bir hizmetin hangi usulle yürütüleceği gibi meselelerde herkes kendi bildiğini yaparsa zaten ortak hareketten söz edilemez. S. Pelin Hanım’ın Göztepe’de dersane açılması misali bunu güzel anlatıyor: Karar olumsuz çıkmışsa gidip ferdî olarak o işi yapmak doğru olmaz; fakat o fikri düşünmek, eksikleri gidermek ve daha sonra yeniden meşverete getirmek de karara isyan değildir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 15:59:26

    Yorum yapan bütün kardeşlerime teşekkür ederim. Bu son yorumlarla birlikte meselenin önemli bir ayrımı daha görünür hâle geldiğini düşünüyorum. Meşveretin lüzumu ile meşveretin salahiyet alanı aynı soru değildir.

  • İskender S.

    11.09.2026 15:53:01

    Mehmet Said Bey kardeşim, açıklamalarınız için teşekkür ederim, Allah razı olsun. Yorumlarınızı okuyunca özellikle kararın tatbikatta müşterek karar hâline gelmesi ve ferdî kanaatin ayrı bir fiilî iradeye dönüşmemesi noktasında aslında aynı yerde olduğumuzu gördüm. Benim özellikle üzerinde durduğum husus da buydu. Kanaatin bir sonraki meşverete taşınmasına zaten itiraz yok; asıl mesele, karara hakkını vermek, uygulamasına şans tanımak ve neticelerini görmek. Uygulamada gerçekten bir mahzur veya hata ortaya çıkarsa, bunu yeniden meşverete taşımak elbette meşru ve hatta gerekli. Zaten dün yazdığım yorumların tamamında anlatmaya çalıştığım çizgi buydu. Sizin açıklamalarınız bu ayrımı benim açımdan da daha net hâle getirdi. Bu karşılıklı izahların, meselenin daha sağlıklı anlaşılması açısından gerçekten faydalı olduğunu düşünüyorum. Tekrar teşekkür ederim. Allah razı olsun.

  • Arda Yıldız

    11.09.2026 14:53:55

    Peki meşveret Risale-i Nurların müteşabih kısmına yönelik bir karar alırsa ne olur? Bakış açısına göre değişen işlerde meşveret karar almamalı. Mesela biz siyasete temas eden bir pozisyon almayalım ve bunun için herhangi bir parti adına destek açıklamayalım olabilir. Ama kalkıp da Üstadımız ve Risale-i Nurlara göre demokrat parti bugün A partisidir diye destek açıklamak meşveretin salahiyetinde olmamalı. Yani meşveret yapılmaması ve herhangi bir karar alınmaması gereken şeyler de var.

  • Cemil

    11.09.2026 12:33:15

    Muhterem kardeşler Sizin anlattığıniz gibi bir meşveret olduğunun delili, ölçüsü nedir? Nerden anlayacağız Bu haklı bir şura oldu?ihlas uhuvvet tesanud muhabbet ölçülerinin sizin dediğiniz gibi gerçekleştiginin delili nedir? 1-Benim fikrim karar olarak çıkarsa 2-Her karar oy birligi ile alınirsa Her meşveret bu şekilde neticelenmeyecegine göre oy çokluğuyla alinan her kararı muhasebeye açıp tesanudu bozmaktan başka birşeyi netice vermez yazdıklarınız.Bunlardan ziyade asıl tahsidat tesanude olmalı bir şahsın fikirlerini kutsallastiracagiz diye kararları tanımayip heryerde konuşanlar şahsi maneviyi ortadan ikiye bölmüş.Sizde bu yazilanlara çok ihtiyacı olanlara bilerek ya da bilmeyerek destek oluyorsunuz"Cok iyiler var ki iyilik zannıyla fenalık ediyorlar" kaidesine düçar olmak tehlikesi var. Bu teşebbüsünuzden vazgeçin kardeşim

  • S. Pelin Kurukahveci

    11.09.2026 09:42:11

    Üstadımızın farklı renkleri bir arada tuttuğunu düşünürsek bu durum bizim açımızdan bir çoraklaşma anlamına gelmelidir. Mesele mizacına uygun yere git meselesi değildir. Mesela siyasi olarak kendi görüşünü ifade eden bir kardeşimize, sen zalime destek veriyorsun, vebal altına giriyorsun, Üstadın yolundan çıkıyorsun, meşveret kararlarına uymuyorsun diye saydırmaya başlıyoruz. Her insanın kendi hayatından süzülen, aklının mantığının yattığı, içine sinen, vicdanını rahatlatan tercihleri olabilir. Hakkında meşveret yapıldı diye bunların bastırılması, susturulması karakterleri yaralıyor. Anladığım kadarıyla yazar da bu durumdan dem vuruyor. Özgün bireyler biçiliyor, dümdüz ediliyor. Tornadan çıkmış aynı yöne bakan güruhlar oluşmasın diyor. Risale-i Nur talebeliği zaten böyle bir şey değildir. İnsanın hürriyetini elinden alan, iradesini baypas eden bir Üstadımız yoktur. İşleri istişare ile yapmak ile vicdanlara hükmetmek karıştırılmamalıdır.

  • S. Pelin Kurukahveci

    11.09.2026 09:31:56

    Burda sorun dünya görüşlerinin meşveret zırhına dönüştürülmesi ve akıl ve vicdanlarda kurulan hegomonyadır. Bu durum zaten grup psikolojisi ile ortaya çıkar. Sadece bizim cemaatimize yapılan bir eleştiri değildir, dini veya gayri dini olup olmaması fark etmez. Her grup bireylerin vicdanlarındaki doğruyu yanlışı, düşünce şeklini, akıl yürütme mekanizmasını, yorum ve tevil doğrultusunu belirlemeye başladığı anda bireylerin alanları yok olur. Birey artık kolektif düşüncenin bir parçası haline gelir. Artık en küçük aykırı ses ihanetle suçlanıp bastırılır. Elinde devlet gücü olan grup şiddetle bastırır. Dini gruplar ise içlerindeki ayrık otlarını dışarı atar. Böylece dünyevi yapılarda aynı şeyi söyleyen, aynı şeyi izleyen, aynı şeye alkış tutan, aynı şeyi yuhalayan, aynı kişileri seven, aynı kişilerden nefret eden bir güruh ortaya çıkar. Dini yapılarda da kendine has bir aynılık durumu tebarüz eder.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 09:30:16

    Belki burada iki aşırılıktan da kaçınmak gerekiyor: Karar çıktıktan sonra herkesin kendi kararını yaşamaya devam ettiği bir yapı meşveret değildir. Fakat karar çıktıktan sonra herkesin kendi aklını, vicdanını ve gözlemini askıya aldığı bir yapı da sağlıklı bir meşveret kültürü değildir. Şahs-ı manevî, ferdî iradelerin yok edildiği yerde değil; enaniyetlerinden arındırılmış ferdî kanaatlerin müşterek bir hakikat arayışında birleştiği yerde ortaya çıkar diye düşünüyorum. Son yorumlarınızda yaptığınız tashihi de bu açıdan anlamlı buluyorum. İnsan kendi kanaatini yeniden gözden geçirebiliyorsa, aslında savunduğumuz meşveret ahlâkının en güzel örneklerinden birini göstermiş oluyor. Teşekkür ederim.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 09:29:56

    Sanırım benim yazılardaki asıl hassasiyetim burada. Meşveretin sıhhati yalnız toplantı anındaki hürriyete bağlı değil; karar sonrasında ortaya çıkan neticelerin dürüstçe konuşulabilmesine de bağlıdır. Çünkü bazen bir kararın mahzuru hemen görünmez. Bazen insanlar yaşadıkları sıkıntıyı “tesanüd bozulmasın” diye uzun süre dillendirmez. Bazen de mesele bir sonraki meşverete gelmeden önce konuşulması, anlaşılması ve olgunlaştırılması gereken bir tecrübeye dönüşür. Elbette bunun da bir ahlâkı vardır. Kararı itibarsızlaştırmak, taraf toplamak, “Ben demiştim” duygusuyla hareket etmek veya kardeşleri zan altında bırakmak başka şeydir; yaşanan bir problemi anlamaya çalışmak başka şeydir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 09:29:11

    Benim dikkat çekmeye çalıştığım husus biraz daha farklı: Karara riayet ile insanın zihnî ve vicdanî değerlendirme hakkının sona ermesi aynı şey değildir. Bir insan, “Benim kanaatim farklıydı fakat meşveretin kararına uyuyorum” diyebilir. Hatta kararın başarılı olması için samimiyetle çalışabilir. Bununla beraber gördüğü neticeleri, mahzurları veya yeni delilleri zihninde değerlendirmeye devam edebilir. Burada ölçü, ferdî kanaatin müşterek tatbikata karşı alternatif bir fiilî iradeye dönüşmemesidir. Fakat bir başka tehlike de var: “Karar alınmıştır” cümlesinin zamanla yalnız tatbikatı düzenleyen bir prensip olmaktan çıkıp, karar hakkında düşünmeyi, soru sormayı veya yaşanan neticeleri konuşmayı psikolojik olarak zorlaştıran bir bariyere dönüşmesi.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    11.09.2026 09:28:57

    İskender Bey, meseleyi yeniden değerlendirip önceki yorumlarınızda tashih ihtiyacı hissettiğinizi açıkça ifade etmenizi kıymetli buldum. Özellikle “üslubunu doğru bulmamak, içindeki haklı noktaları görmezden gelmeyi gerektirmez” yaklaşımınıza katılıyorum. Sanırım sağlıklı bir meşveret ve tenkit kültürü de biraz böyle oluşuyor: Taraf tutmak yerine söylenen sözün haklı ve eksik taraflarını ayrı ayrı görebilmek. Karar sonrası ferdî kanaatin sınırları konusunda yaptığınız ayrım da önemli. Ortak bir iş yürütülüyorsa, meşveretle alınmış kararın tatbikatta müşterek karar hâline gelmesi gerektiği açıktır. Herkesin kendi kanaatini fiilen ayrı bir istikamet hâlinde sürdürmesi, müşterek hareket kabiliyetini zedeler. Bu noktada sizinle esasen bir ihtilafım yok.

  • S. Pelin Kurukahveci

    11.09.2026 08:59:09

    Kanaatimce yazar doğrudan meşveret üzerinden bir okuma yapmıyor. Meşveret zaten özü itibariyle tamamen teknik bir konudur. Mesela Göztepe semtinde bir dersane açılmasını meşverete sunan abimiz / ablamız, maddi imkanlar, insan kaynağı, sorumluluk....gibi engelleyici nedenlere binaen olumsuz cevap alıyor. Bu demek değildir ki ebedi olarak Göztepe'de dersane açılmayacaktır. Meşveret sonrasında Göztepe'de dersanemiz olsa şöyle iyi olur böyle iyi gibi konuşursa bu onun meşveret kararına uymadığı veya fitne fesat çıkardığı anlamına gelmez. Ama meşveretin onayı olmadan da gidip Göztepe'de dersaneyi açma hakkının olmadığını da bilir. Bir sonraki meşverete kadar bu sorunları çözüp tekrar meşveretin gündemine çıkabilir. Meşvereti ikna edip Göztepe'de dersane açılmasının onayını alabilir....Gördüğünüz gibi bu tamamen teknik bir konu. Sayın yazar da zaten işin bu kısmını irdelemiyor.

  • İskender S.

    11.09.2026 02:55:52

    Meşveret ahlâkının yalnızca toplantı sırasındaki konuşma ve oylamayla sınırlı olmadığını da unutmamak gerekir. Toplantı bitip kapıdan çıktıktan sonra veya yakın arkadaş sohbetlerinde, kendi kanaatini anlatmaya devam etmek, alınan kararı yahut kararı alan kardeşleri yeniden değerlendirmeye açmak da meselenin bir parçasıdır. Bunu kavga ederek, tarafgirâne veya kırıcı bir üslupla yapmak kadar; son derece makul, sakin, tutarlı ve kardeşlik hukukunu gözeten bir dille yapmak da neticeyi değiştirmez. Çünkü karar alınmış ve tatbikata geçilmiştir. Kararın tatbikatında gerçekten bir noksanlık, hata veya beklenmeyen bir netice ortaya çıkmışsa, bunun bir sonraki meşverete taşınması daha makul ve daha sağlıklı bir yoldur. Ortada henüz görülmüş bir hata veya mahzur yokken, sırf kendi kanaati kabul edilmediği için kararı sürekli gündemde tutmanın ise meşveret açısından bir faydası yoktur. Böylece hem kararın hakkı verilir hem de gerektiğinde tecrübe ve neticeler üzerinden yeniden muhasebe yapılır.

  • İskender S.

    11.09.2026 02:43:05

    Burada korunması gereken asıl şey tek tek meşveret kararları değil, meşveret sistemini ayakta tutan prensiplerdir. “Ferdin hukuku” ile “ferdin karar karşısındaki bağımsızlığı” birbirinden ayrılmak zorundadır. Ferdin hukuku korunur; fikri susturulmaz. Şahs-ı mânevî fertlerin susturulduğu bir kalabalık değildir; fakat fertlerin ortak iradeye paralel kendi iradelerini yaşattığı bir kalabalık da değildir. Meşveretin hikmeti zaten ferdî akıl ve kanaatlerin ortak havuza bırakılmasıdır. Karar çıktıktan sonra o havuzun yanında herkesin kendi küçük havuzunu muhafaza etmesi değildir. Gerçekten yanlışlık varsa bile karara sahip çıkılır, destek verilir, neticesi görülür; mesele yeniden meşverete getirilir ve fikir yeniden savunulur. Böylece hem fikir hürriyeti hem de ortak irade korunur. Yazarın bazı teşhisleri mühim; fakat bu teşhislerin, meşveret kararlarının bağlayıcılığını esnetebilecek ucu açık bir anlayışa dönüşmemesi gerekir.

  • İskender S.

    11.09.2026 02:29:39

    İlaveten; özellikle meşveret kararından sonra ferdî kanaate açılan alanın sınırlarının kâfi derecede net çizilmesi gerekiyor. Bir kardeşimizin fikrini bir sonraki meşverete taşımasında hiçbir mahzur yoktur. Bilakis haklı olduğuna inanıyorsa delillerini ortaya koyar, neticeleri takip eder ve yeniden müdafaa eder. Fakat karar çıktıktan sonra mesele artık “benim fikrim mi, senin fikrin mi?” meselesi değildir. Ortak tatbikatta artık bizim kararımız vardır. Buna riayet etmek, kararı hatasız veya tartışılmaz kabul etmek demek değildir. Bir noksanlık veya hata görülürse netice ortaya konur ve mesele yeniden meşverete getirilir. Fakat kararın tatbiki sırasında ferdî kanaatin müstakil bir irade olarak yaşamaya devam etmesi, meşveret disiplinini zedeleyen bir noktadır.

  • İskender S.

    11.09.2026 02:28:14

    Bugün yaptığım yorumları son iki yazıyı aynı bağlam içinde değerlendirerek yaptım. Fakat sonrasında yazarın dört-beş yazısını daha okuyunca, bu yazıların birbirinden bağımsız değil, aynı ruhu ve aynı düşünce çizgisini devam ettiren bir bütünlük taşıdığını fark ettim. Bu sebeple kanaatimi yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Son haftalardaki yazıların bütününe bakıldığında, yapılan tenkitleri bu kadar hızlı biçimde “haksızlık, suizan ve niyet okuma” olarak değerlendirmenin doğru olmadığı kanaatine vardım. Bu hatam için hem yazardan hem de yorum yazanlardan özür diliyorum. Elbette bazı tenkitlerin üslubunu, tonunu ve meseleyi ele alış tarzını hâlâ doğru bulmuyorum. Fakat üslubu veya metodunu tasvip etmemek, içindeki bazı haklı noktaları görmezden gelmeyi gerektirmiyor. Bununla beraber yazarın insan psikolojisi, grup davranışları, aidiyet, tenkide tahammül ve meşveret ahlâkı konusundaki teşhislerinin önemli bir kısmının da ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:13:06

    Yorum yapan, destekleyen ve itiraz eden bütün kardeşlerime teşekkür ederim. Bu meseleleri birbirimizi niyetlerimiz üzerinden değil, söylediğimiz sözler ve ortaya koyduğumuz ölçüler üzerinden konuşabilirsek, sanırım yazının aradığı zemine biraz daha yaklaşmış oluruz.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:13:03

    Elbette bunun tersi de geçerlidir. Eleştiren kişi de nefsini masum görmemeli; öfkesini hakikat zannetmemeli; ferdî kırgınlığını umumî hükme dönüştürmemelidir. Yazının maksadı bir tarafı mahkûm etmek değil, her iki tarafta da işleyebilen insanî bir zaafı görünür hâle getirmektir. Ben hâlâ şu ölçünün meseleyi toparladığını düşünüyorum: Tesanüd, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir; farklılıkların uhuvveti parçalamadan taşınabilmesidir. Ve belki gerçek şahs-ı manevî de fertlerin seslerinin kaybolduğu yerde değil; farklı seslerin hak, adalet ve uhuvvet ölçüsü içerisinde birbirini tamamlayabildiği yerde kuvvetlenir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:12:47

    Belki asıl üzerinde düşünmemiz gereken de budur: Bir insan “Aidiyet bazen adalet duygusunun önüne geçebilir” dediğinde ilk tepkimiz “Acaba böyle bir tehlike bizde de olabilir mi?” diye kendimize bakmak mı oluyor; yoksa “Kimi kastediyorsun?” diye yazarı sorgulamak mı? S. Topuz kardeşimizin aktardığı “hakikî fedakârlar… kusuru kendine alır” ölçüsü burada bana çok anlamlı geliyor. Bu düsturu yalnız eleştiriyi yapan kardeşe değil, eleştiriyi duyan kendimize de tatbik edebilirsek sanırım mesele başka bir zemine taşınır. Bir kardeşimiz bir problemden söz ettiğinde hemen “Sen tesanüdü bozuyorsun” demeden önce, “Acaba söylediğinde benim de görmem gereken bir hisse var mı?” diye düşünebilmek de kusuru kendine almanın bir şekli değil midir?

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:12:35

    “Bir dahaki toplantıya getir, fikrini tekrar konuş” denilmesi elbette güzel bir imkândır. Fakat benim yazıda sorduğum soru biraz daha geridedir: İnsan o toplantıya kadar kendisini gerçekten emniyette hissediyor mu? Farklı düşündüğünde sadakatsizlikle, şahısçılıkla, fitneyle veya tesanüdü bozmakla itham edilme endişesi taşıyor mu? Çünkü insan yalnız resmî olarak sözünün kesilmesiyle susmaz. Bazen karşılaşacağı sosyal bedeli bildiği için kendi kendisini susturur. Yazının dikkat çektiği meselelerden biri budur. İskender Bey’in yaptığı “yazının söylediği” ile “benim yazıdan anladığım” ayrımını da önemli buluyorum. Eleştiride önce muhatabımızın gerçekten söylediğini tespit etmemiz gerekiyor. Ben “meşveret kötüdür”, “kararlara uyulmasın”, “heyetler değersizdir” demedim. Buna rağmen cevap, bu önermeler söylenmiş gibi kurulursa artık metni değil, zihnimizde oluşturduğumuz başka bir metni tartışmış oluruz.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:12:19

    Bir meşveret kararına hürmet etmek başka, o karar hakkında hiçbir zaman soru sorulamayacağını düşünmek başkadır. Bir iş beraber yürütülüyorsa ortak karara riayet gerekir. Fakat kararların neticelerini görmek, yeni şartlar ortaya çıktığında tekrar değerlendirmek, yaşanan bir mağduriyeti dile getirmek veya bir uygulamanın maksada hizmet edip etmediğini konuşmak da meşveret kültürünün dışında değildir. Aksi hâlde meşveret, yaşayan bir istişare olmaktan çıkar ve yalnız geçmişte verilmiş kararların tekrarına dönüşür.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:10:04

    Uhuvvet, birbirimizin kusurunu büyütmemeyi gerektirir; fakat hiç kusur yokmuş gibi davranmayı gerektirmez. Muhabbet, kardeşimize adavet etmemeyi gerektirir; fakat onun her kanaatini doğru kabul etmeyi gerektirmez. Meşveret kararına hürmet de ortak işleyiş açısından son derece önemlidir; fakat meşveret eden insanların veya alınan kararların beşerî olmaktan çıktığı anlamına gelmez. Cemil Bey doğrudan UM kararları karşısındaki tavrımı soruyor. Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu yazıda herhangi bir UM kararı hakkında “tanımıyorum”, “uygulamıyorum” veya “yanlıştır” şeklinde bir cümlem bulunmuyor. Belirli bir kararın doğruluğunu veya yanlışlığını da tartışmadım. Dolayısıyla yazıda bulunmayan bir iddiayı önce bana isnat edip ardından o iddia üzerinden niyetimi sorgulamanın sağlıklı bir tartışma yöntemi olmadığını düşünüyorum.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 23:09:47

    Yorumları dikkatle okuyorum. Burhan Bey’e tebriki için, S. Topuz kardeşimize de hatırlattığı Risale-i Nur ölçüleri için teşekkür ederim. Naklettiğiniz her iki metindeki uhuvvet, muhabbet, tesanüd ve tefrikadan sakınma ikazlarını son derece önemli buluyorum. Zaten üzerinde düşündüğümüz meselenin bir tarafı tam olarak budur. Fakat burada birbirinden ayırmamız gereken iki şey olduğunu düşünüyorum: Tesanüdü korumak ile meseleleri konuşulamaz hâle getirmek aynı şey değildir.

  • Burhan Kula

    10.09.2026 21:53:45

    Tebrik ederim

  • S.topuz

    10.09.2026 19:10:37

    "Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhâssa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin! اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ ٭ وَ الْبُغْضُ فِى اللّٰهِ (Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.) düstur-u Rahmanî yerine, el'iyazü billah اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ وَ الْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ (Siyaset için SEVMEK, siyasek için buğzetmek.) düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet (düşmanlık) ve el-hannas (Şeytân) gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine manen şerik eylemesin." Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı Kastamonu - 122 - 😪🙌🌹🤲🌹♥️☝️🌙🕋😭😭😭🕊🕊🕊⚖🌍🇪🇺🕋😭🇮🇷😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸

  • S.topuz

    10.09.2026 19:05:03

    😢🤔🥰🙌🌹🤲🌹☝️🌙🕋 "Sakın sakın!. Şimdiye kadar mabeyninizdeki fedakârane uhuvvet ve samimane muhabbet sarsılmasın. Bir zerre kadar olsa bile, bize büyük zarar olur. Bizler birbirimize -lüzum olsa- ruhumuzu feda etmeğe, hizmet-i Kur'aniye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde, sıkıntıdan veya başka şeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirlerine karşı küsmeğe değil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır; muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeğe çalışır. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferasetinize havale edip kısa kesiyorum." Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı Tarihçe-i Hayat - 599 🥰🙌🌹🤲🌹☝️🕋☝️🌙😭😭😭🕊🕊🕊⚖🌍🇪🇺🕋😭🇮🇷😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸😭🇵🇸

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 18:55:01

    Belki yazının özü tam da burada toplanıyor: “Benim tarafım mı haklı?” sorusundan önce “Hak nerede?” diye sorabilmek. Çünkü hakikat bizim aidiyetimize göre değişmez; asıl aidiyetimizin hakikate göre şekillenmesi gerekir. Yazıyı destekleyen, eleştiren ve farklı tarafından okumaya çalışan bütün kardeşlerime tekrar teşekkür ederim. Bu meseleleri birbirimizi itham etmeden konuşabilmek bile kanaatimce meşveret ve uhuvvet adına önemli bir kazançtır.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 18:54:44

    Asıl endişem zaten meşveretin kendisi değil, meşveretin ruhunun zayıflamasıdır. İnsanlar gerçekten rahatça konuşabiliyor, itiraz edebiliyor, yanlış gördüklerini kardeşlik içerisinde ifade edebiliyorlarsa bundan memnuniyet duyulur. Yazının söylediği de şu: Eğer bir yerde insanlar yalnız kalmaktan, yanlış anlaşılmaktan veya sadakatsizlikle itham edilmekten korktuğu için susuyorsa, bunu da görmeye çalışmak gerekir. HASAN KOÇ Bey’in yazıyı “tersten” okumasını ise özellikle kıymetli buldum. Çünkü söylemeye çalıştığım ölçünün tek taraflı olmadığını gösteriyor. Nasıl cemaat hukukunu bahane ederek bir ferdin hakkı yenemezse, bir ferdin hukukunu bahane ederek de şahs-ı manevînin hukuku çiğnenemez. Nasıl aidiyet bir topluluğu sorgulanamaz hâle getirmemeli ise bir şahsa bağlılık da hakikatin önüne geçmemelidir. Ölçü şahıs veya taraf değil, haktır.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 18:54:21

    Meşveret meselesinde de iki şeyi birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, bir işin yürütülebilmesi için meşveretle alınmış karara uymaktır. Şahsî fikri kabul görmeyen kişinin, ortak işleyişi bozmayıp alınan karara sadakat göstermesi elbette çok kıymetli bir ahlâktır. Uhud misali de bu yönüyle son derece öğreticidir. Fakat buradan “karara bağlanan hiçbir mesele daha sonra değerlendirilemez, sonuçları konuşulamaz, yanlış uygulamalar yahut fertlerin uğradığı haksızlıklar dile getirilemez” neticesinin çıkacağını düşünmüyorum. Karara itaat başka şeydir; bir kararı veya uygulamayı masumiyet zırhına büründürmek başka şeydir. Şahs-ı manevîye teslimiyet de kanaatimce şahısların vicdanını ve hukukunu iptal etmek değil, enaniyeti terk ederek ortak hakikate hizmet etmektir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 18:53:52

    “Topluluk” kelimesini de küçültücü bir anlamda kullanmadım. Bir araya gelerek ortak bir gayeye hizmet eden insanlar sosyolojik bakımdan bir topluluk meydana getirirler. Bunun manevî kıymetinin yüksek olması, insanlardan meydana geldiği ve dolayısıyla insanî zaaflardan bütünüyle müstağni olduğu anlamına gelmez. Bilakis bir heyetin vazifesi ne kadar kıymetliyse, adalet, hukuk, uhuvvet ve emniyet konusunda taşıdığı mesuliyet de o kadar büyüktür. Hasan Fehmi Bey’in sorduğu “Hakikat nedir?” sorusu ise meselenin tam merkezindedir. Bu yazıda hakikat derken şahsî kanaatimi değil; adalet, hukuk, uhuvvet, emniyet, doğruluk gibi şahıslardan ve gruplardan bağımsız ölçüleri kastediyorum. Bir insanın yahut heyetin kanaati bu ölçülerle örtüştüğü nisbette kıymetlidir; hiçbirimizin kanaati sırf bize ait olduğu için hakikatin kendisi değildir.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 18:53:32

    Yorum yapan bütün kardeşlerime teşekkür ederim. Yazının farklı şekillerde okunması, aslında üzerinde durmaya çalıştığım meselenin ne kadar hassas olduğunu da gösteriyor. Öncelikle bir hususu açıklığa kavuşturayım: Yazıda herhangi bir meşveret heyeti, belirli bir karar veya belirli şahıslar hedef alınmış değildir. Zaten metinde “meşveret” kelimesi dahi geçmiyor. Üzerinde durduğum mesele, insanın aidiyet duyduğu herhangi bir aile, fikir, kurum, cemaat veya topluluğu koruma hissinin zaman zaman hak ve adalet ölçüsünün önüne geçebilme ihtimalidir. Bu, yalnız Nur hizmetlerine değil, insanın bulunduğu her yapıya dair umumî bir insanlık meselesidir.

  • Cemil

    10.09.2026 18:41:28

    Son UM kararlarına karşı takındığıniz tavrı öğrenebilir miyiz? Nasıl hareket ettiniz ve ediyorsunuz?Hürmet edip uyguluyor musunuz?Yoksa biz bu kararları tanımıyoruz diye heryerde konuşuyor musunuz?Samimi olalım bir şahsın fikirlerini kutsayıp şahsa mi yoksa meşveret kararlarına mi hurmet ediyorsunuz?Kelimeler her nekadar isabetli de görünse söyleyenin fikrini taşırlar mana olarak.Bir topluluk kim susturulan kim?Ben susturulani görmedim meşveret zeminlerinde.Tabiki de uygun olmayan yerlerde ileri geri konuşanlara TESANUDU muhafaza için meşveret kararı budur denilecek.Bu kimseyi susturmak değildir.Tesanudu muhafaza etmektir.Bir dahaki toplantıya tekrar getir fikrini konuş kim susturdu seni?

  • İskender S.

    10.09.2026 17:42:27

    Karakteri baskın, özgüveni yüksek sözü çok olan; fakat hizmetin herhangi bir yerinde sorumluluk almayan, çay bardağını bile kaldırmayan, buna karşılık kendi dünyasındaki doğruları sürekli başkalarına empoze etmeye çalışan insanlar var maalesef. Üstelik bu baskıyı hizmetin farklı alanlarında ve farklı meselelerde insanların üzerine kurabiliyorlar. Bunun neticesinde ortaya çıkan istibdadı dile getirmek ve bu istibdadın insanların zamanla kendi aidiyetlerini sorgulamalarına nasıl sebep olduğunu konuşmak kadar gerçekçi ne olabilir? Bunlar yaşanan şeyler. Elbette meşveret ortamlarında hür zeminlerin oluştuğuna şahidiz. Fakat meşveret kültürünü henüz içselleştirememiş bazı mahallelerde, bu hür zeminin meşveret masasının dışına taşmadığına da şahitlik ediyoruz. Yani mesele sadece “herkes meşverette konuşabiliyor mu?” değil; günlük hizmet hayatında farklı düşünene nasıl davranıldığı da önemli. Yazarın fotoğrafını çektiği problemli yerler gerçekten de var.

  • İskender S.

    10.09.2026 17:21:40

    Bir yazıya cevap verirken önce yazının söylediğini, sonra bizim yazıdan anladığımızı birbirinden ayırmamız gerekiyor. “Bu yazı şunu söylüyor” ile “ben bu yazıdan bunu anlıyorum” aynı şey değil. Hele ikinciyi birinci gibi takdim edip oradan “meşverete karşı çıkıyor, kararları itibarsızlaştırıyor, heyetleri zan altında bırakıyor, hatta fitne çıkarıyor” gibi sonuçlara ulaşmak hakkaniyetli bir eleştiri usulü değil. Adamın söylediğini daha ağzından çıkmadan kursağında bırakırsak, yukarıda anlatılan sıkıntının ta kendisi oluruz. Kendi dünyasında bu serzenişe muhatap olmadığını düşünenlere zaten bir diyecek yok. Ama yorumlara bakınca insan ister istemez “Demek ki bu yazı gerçekten bir ihtiyaca binaen yazılmış” diyor.

  • İskender S.

    10.09.2026 16:55:38

    Mehmet Said kardeşimizi bütün kalbimizle tebrik ediyoruz. Dün yayınlanan yazısına dair eleştirler de hiç hakkaniyetli değil, suizan ve niyet okuma. Bende tekrar tekrar okudum ama meşveret kararlarını eleştiren veya bunu ima eden bir yer göremedim. Herkesin kendisi gibi olmasını, onun aleminden olaylara bakmasını zorunlu zanneden bir anlayış var. Bazı hanım kardeşlerin yazarlara yaptığı yorumlara olan tahammülsüzlükleri de görüyoruz. Ezberlenmiş aynı cümlelerle, hemde itham edici bir şekilde, nefretini paylaşmıyor diye karşısındakini ötekileştiren yorumlar da sık sık görüyoruz. Nurculuk her şeyden önce hürriyet mesleğidir. Baskı tahakküm bizim özelliğimiz değildir. Bunlara eyvallah etmek de bizim özelliğimiz değildir. Karara bağlanan görüşler ayrı meseledir fakat bir yerde sadece tek bir bakış açısı zorunluysa, meseleler konuşulmaktan imtina ediliyorsa orada istibdat var demektir.

  • Cemil

    10.09.2026 15:57:58

    Bir ibadeti ihlas ile yerine getirmeye çalışan mübarek heyetlerimizi, topluluk gibi bayağı bir tabirle isimlendirmek doğru değildir.Bilinsin ve ya bilinmesin niyetiniz nekadar iyi de olsa bu bir fitnedir.Yazinizin içeriğinin hiçbir önemi yoktur.Mesveret heyetlerine bu bakış açınız, bukadar basit birer toplulukmus gibi davranmanız doğru değildir.Bu heyetler Asrın en ehemmiyetli hizmetlerini ifa eden en yüksek heyetlerdir.Siradan bir topluluğu benzetmek büyük bir vebaldir. Hangi ölçülerle bukadar zan altında bırakıyorsunuz heyetlerimizi?Yoksa fikirleri karara dönüşen ekser çoğunluğu mu bir topluluk tabiriyle kucultuyorsunuz? Niyetinizi en iyi BİLEN, niyetinize göre muamele etsin size

  • Hasan Fehmi

    10.09.2026 15:09:24

    Meşveret konusunda en önemli dayanağımız Uhud Savaşı öncesindeki görüşmelerdir. Hz. Peygamberimiz savunduğu fikir kabul görmediği halde alınan karar gereği karşı olduğu fikri sahiplenerek gereğini yapmadı mı? Üstad da öyle demiyor mu? Karar alındıktan sonra istemediğin fikre kendi fikrin gibi sahiplenmek...Bu aidiyetin ta kendisi değil mi? Enaniyetini terk edip şahs-ı maneviye teslim olmak değil mi? Bu aidiyet hangi hakikatin önüne geçmiş oldu Sayın Yazar? 70 Müslüman şehit oldu. Hangisinin yakını aldığınız karar yanlıştı diye alınan kararı tartışmaya açtı? Onlar böyle bir tartışma yapmamışken, Sahabe mesleği mensupları sizler bizler neden böyle bir tartışma kapısı açıyorsunuz?

  • Hasan Fehmi

    10.09.2026 15:09:07

    Sayın yazar, hakikat derken kastınız nedir, açıklar mısınız? Meşveret, hizmetlerin nasıl yapılacağına dair fikirlerin ortaya konup konuşulduğu-tartışıldığı, gerekirse karar alındığı ortamlardır. Burada hiç kimsenin susturulması diye bir şey söz konusu değildir. Siz olmayan bir şey üzerinden meşveretlerin ve alınan kararların yanlışığına dair kalem oynatıyorsunuz. Yazılarınız, Meşveretlerde fikri kabul görmeyenlerin itirazları gibi meşveretleri itibarsızlaştırma, sürekli tartışma konusu yapmak gibi bir sonuç ortaya çıkıyor ki bu hiç doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Vazgeçin bu tavrınızdan. Meşverette bulunan kardeşlerinizin hukukuna tecavüz ediyorsunuz. Sayın Admin yorumlarımı neden yayınlamıyorsunuz?

  • Said Yüksekdağ

    10.09.2026 14:20:14

    Tebrik ederim önemli bir meseleyi kaleme almışsınız. Devamını bekliyoruz.

  • Hüseyin Bahadır Demirel

    10.09.2026 12:19:51

    Said kardeş,niye eğip büküyorsunuz,düşüncelerinizi doğrudan söyleseniz. Herşeyin konuşulacağı ortamlar meşveret ortamlarıdır. Orada da herkes konuşuyor.Kışileri bastırma gibi birşey de olmuyor biiznillah...

  • Seher

    10.09.2026 10:18:51

    Seni tebrik ediyorum kardeşim hak namına herkesi iç muhasebeye davet ediyorsun, Rabbim kaleminin kuvvetini ziyade etsin amin.

  • HASAN KOÇ

    10.09.2026 10:10:36

    Ha yazının başlığını da şöyle okudum; Bir şahsı korurken kimi susturuyoruz? Yazınız için teşekkür ederim, faydalı bir okuma oldu benim için.

  • HASAN KOÇ

    10.09.2026 10:07:31

    Değerli kardeşim. Ben yazıyı bir de tersten okudum. Mesela şu kısmı şöyle okudum: "Bu yüzden bir şahsa karşı yönelen haksız bir saldırı karşısında refleks göstermek fıtrîdir. Fakat burada fark edilmesi zor bir imtihan vardır: Koruma duygusu bazen adalet duygusunun önüne geçebilir. Cemaat hukuku kısmını şöyle okudum. Şöyle oldu; "Bu yüzden “bir şahsın hukuku” denildiğinde asıl soru şudur: Bu hukuk neyi koruyor? Eğer hakikati, uhuvveti, emniyeti ve adaleti koruyorsa kıymetlidir. Fakat şahs-ı manevinin sesini bastırıyor, yanlışları görünmez kılıyor, eleştiriyi düşmanlık gibi gösteriyorsa artık hukuk değil, görüntüyü muhafaza eden bir perde hâline gelir." Mesela şurasını da şöyle okudum; Belki de bir şahsın sıhhati, kendisine yönelen övgülerle değil; içerideki haklı seslere nasıl davrandığıyla ölçülür. İnsan tam da burada kendine şu soruyu sormalıdır: Biz gerçekten hakikati mi koruyoruz, yoksa hakikat adına bir şahsa bağlılık duygusunu mu?

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 09:39:48

    “Bizleri yalnız bırakmayınız” cümleniz ayrıca çok kıymetli geldi. Demek ki konuşulmasına ihtiyaç duyulan, fakat çoğu zaman insanların kendi içinde taşıdığı meseleler var. İnşallah bu meseleler üzerinde düşünmeye ve yazmaya devam etmek nasip olur. İlginiz ve güzel duanız için tekrar teşekkür ederim.

  • Mehmet Said Bayraklılar

    10.09.2026 09:39:40

    Hilal Hanım, samimi ve düşündürücü yorumunuz için çok teşekkür ederim. Özellikle “topluluğa ters düşerek yalnız kalmamak için gerçek düşüncelerini bastırmak” şeklindeki tespitiniz meselenin en hassas noktalarından birine temas ediyor. Çünkü insan bazen dışarıdan susturulmadan da, aidiyetini kaybetme korkusuyla kendi kendisini susturabiliyor. Böyle olunca görünürde birlik devam ederken, içeride samimiyet ve emniyet yavaş yavaş zedelenebiliyor. Kanaatimce gerçek uhuvvet, insanların aynı şeyleri söylemesi değil; birbirlerinin hukukuna, vicdanına ve haklı itirazına yer açabilmesidir. Müsamaha da hatayı görmezden gelmek değil, hakikati birbirimizi incitmeden arayabileceğimiz bir zemin kurabilmektir. Aidiyetimizi korumanın en sağlam yolu da topluluğu hatasız göstermek değil, hakikati ve adaleti topluluğun önünde tutabilmektir.

  • Hilal Düzdağ

    10.09.2026 06:38:25

    Muzdarip olduğum bir yarayı ifade eden bu yazıyı her yönüyle haklı buluyorum. Topluluk adına bireyleri susturursak orda özgür bir ortamdan, fikirlerin intişarından söz edilemez. Birey siner, kabuğuna çekilir. Dışa dönük cesareti yoksa topluluğa ters düşerek yalnız kalmamak için gerçek düşüncelerini bastırır. Taraftar olmadığı görüşleri dillendirmeye, taraf olmadığı görüşlere katlanmaya başlar. İşte topluluk adına bireyin yok edilmesi böyle olur. Sevgililer sevgilisi Peygamber efendimiz ve bu asırda onun varislerinden olan sevgili üstadımızın gösterdiği müsamahanın topluluk adına bir istibdata dönüşmesine müsade etmeyelim. Değerli yazınız için sizi tebrik ederim. Lütfen drvam ediniz. Bu yazılarınızı çok iyi anlayan ve ihtiyaç duyan bizleri yalnız bırakmayınız.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı