Bazı kavramlar vardır; insanlar onları duyunca kendi tarafını doğrulayan bir slogan gibi kullanmaya başlar. “Sevad-ı a‘zam” da zaman zaman böyle okunuyor. Bir topluluk kalabalıklaştığında veya görünür hâle geldiğinde bunu doğrudan “çoğunluk biziz, öyleyse haklıyız” şeklinde anlayabiliyor. Hâlbuki bu bakış, meseleyi hem tarihinden hem de ruhundan koparıyor.
İslâm düşüncesinde hakikat hiçbir zaman salt sayı ile ölçülmedi. Kur’ân’da defalarca insanların çoğunun bilmediği, düşünmediği veya hakikatten yüz çevirdiği ifade edilir. Eğer çoğunluk tek başına haklılık ölçüsü olsaydı, peygamberlerin büyük kısmı davalarının ilk yıllarında haksız sayılacaktı. Çünkü hakikat tarih boyunca çoğu zaman önce küçük bir çekirdekte ortaya çıkmış; kalabalıklar ise sonradan gelmiştir.
Bediüzzaman’ın “kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir” ölçüsü burada temel bir ayrım yapar. Bunun tersi kabul edildiğinde mantık kolayca bozulur: Galip gelen güçlüdür; güçlü olan da haklıdır. Böyle olunca başarı, haklılık deliline dönüşür. Sayı arttıkça doğruluk da artıyormuş gibi düşünülür. Kalabalık olmak, hakikatin yerine geçmeye başlar.
Bu anlayışın tehlikesi açıktır. İnsan güce hayran olmaya başladığında bir süre sonra gücü hak zannetmeye başlar. En sonunda zulüm bile başarılıysa meşrulaştırılır. Ölçü hakikat olmaktan çıkar, galibiyet hâline gelir.
Bugün de aynı psikoloji farklı biçimlerde işliyor. Çok takipçisi olanın doğru, çok konuşanın haklı, çok görünür olanın merkezde olduğu zannediliyor. İnsanlar bazen bir fikrin doğruluğunu delilleriyle değil, kaç kişi tarafından tekrar edildiğiyle ölçüyor. Hatta bazı topluluklar kendi büyüklüklerini doğrudan haklılık deliline çevirebiliyor.
Hâlbuki sevad-ı a‘zam kaba bir çoğunluk hesabı değildir. Mesele yalnızca aynı anda yaşayan insanların sayısı olsaydı, hakikat sürekli yer değiştirirdi. Bir dönemin çoğunluğu başka, sonraki dönemin çoğunluğu başka düşünür; o zaman hakikat de kalabalıkların değişken kanaatine göre savrulan bir şeye dönüşürdü.
Burada asıl mesele, Kitap ve Sünnet merkezli ana istikamettir. Sahabeden itibaren gelen büyük omurga, hakikati kalabalığın değişken kanaatine bırakmaz. Bu yüzden ölçü sayı değil istikamettir; kemiyet değil keyfiyettir.
Peygamber Efendimiz (asm), davetinin ilk anında zahiren tek başınaydı; fakat taşıdığı hakikat sayı ile ölçülemeyecek bir ağırlığa sahipti. Çünkü hakikat sayıdan kuvvet almaz; insanlar hakikatten kuvvet alır. Bazen küçük bir topluluk, ana istikameti koruduğu için manevî olarak büyük bir çoğunluğu temsil edebilir. Bazen de büyük kalabalıklar, hakikatten uzaklaştıkları için sadece büyük bir yığın olarak kalır.
Mesele burada düğümleniyor: İnsan merkezli düşündüğümüzde sayı bizi büyüler. Hakikat merkezli düşündüğümüzde ise sayı ölçü olmaktan çıkar. Çünkü hak, insanların çokluğuyla büyümez; insanlar hakka yaklaştıkça değer kazanır.