"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Türkiye’nin ihtiyacı: Nesl-i Cedîd

Mehmet İşcan
26 Ocak 2012, Perşembe
İslâmı yeryüzünden kaldırmak isteyen, Avrupa ülkelerinin haris arzularına dur diyen, Osmanlı Devletinin onuncu sultanı Muhteşem Kanunî Sultan Süleyman, ordusunun başında bir bahar mevsiminde sefere çıkmış ve Belgrad’a kadar gelmişti.
 Bir manastırın yakınında askerlere önce yemek ve sonrasında namaz molası verir. Atlarından inen askerler abdest almak için çevredeki çeşmelerin başlarına yönelir. Manastırın başrahibi, genç rahibe kızları açık saçık sayılabilecek giyimlerle, manastıra güya su getirmek için çeşmelere yolladıktan sonra, Osmanlı askerlerinin genç rahibelere karşı nasıl davranacaklarını gözlemeye başlar. Böylece askerlerin ahlâkî kalitesini, Osmanlı’nın ruh yapısını anlamaya çalışılacaktı.
Genç rahibe kızları açık saçık vaziyette çeşme başlarında gören askerler hemen geriye çekilip arkalarını dönerek onları görmemeye çalışıyorlar. Rahibeler çeşme başlarında oyalandıkları müddetçe de asla dönüp bakmıyorlardı. Ancak el ayak çekilince çeşme başına yöneliyorlar. Başrahip gördükleri karşısında hayrete düşmüş ve bunun üzerine Haçlı Ordusu komutanlarına bir mektup yazıyor. Mektupta onlara şöyle yazıyor:
“Osmanlı ordusunun kalbinde müthiş bir Allah korkusu ve sevgisi vardır. Bunlar dünya malına itibar etmezler. Kadına, kıza dönüp bakmazlar. Ancak Allah yolunda ve padişah buyruğunda severek savaşırlar. Kendilerinden çok din ve vatanını düşünürler. Adaletlidirler. Zulümden çekinirler. Allah için ölmeyi şeref ve nimet bilirler. Osmanlı’da bu yüksek özellikler varken, siz asla zafer yüzü göremezsiniz. Bu meziyetlerini ortadan kaldırmadıkça, onları yenmenize imkân ve ihtimal yoktur.”
Bu yüksek ruh, ahlâk ve fazileti esas yapmış olan ecdadımız Osmanlı, getirdiği adaletli düzen sayesinde, asırlar boyu az bir kuvvetle koca Balkanları, Rumeli’yi, Asya ve Afrika’yı hâkimiyeti altında tutabilmiştir. Millî kimliğimizin özündeki temel unsur İslâm olduğu devirlerde, millet-i İslâm’ın kahraman ve kudretli bir ordusu olmuştur. O ruhu muhafaza ettiği zamanlarda, mazlûm milletlerin ümidi ve hamisi, zalim krallarında korkulu rüyası olmuştur. İşte bu ruhu, bu anlayışı ve bu idraki yok etmek isteyen Batılı devletler, Türklerin yeryüzündeki hâkimiyetine son vermeyi, Osmanlı’yı içinden çökertme planları yaptığını 1520’li yıllarda yazılan bu mektuptan anlaşılıyor.
1880’li yıllarda ise İngiliz Sömürgeler Bakanı William Ewart Gladstone, Kur’ân’ı eline alarak, İngiliz Avam Kamarasında şu sözleri sarf etmiştir:
“Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’ân’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız”
Gladstone’un bu sözünden sonra, bu planın ülkemizde tatbikata geçtiğini görüyoruz. 1900’lü yıllarda İngiltere, işgal sonrasında Türkiye’den geri çekilme kararı alınca, Avam kamarasında İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, bazı milletvekilleri tarafından saldırıya maruz kalıyor. Curzon vekillere verdiği cevapta ise şu ifadeleri kullanıyor: “Hakikaten Türkiye bitmiştir. Bundan sonra belini düzeltemez. Çünkü onun manevî gücünü yok ettik, bu güç ise Hilâfet ve İslâm’dır.” Bu açıklamadan sonra Curzon milletvekilleri tarafından ayakta alkışlanıyor.
Tanzimat denildi, memleketin temel bünyesini ve nizamını tahrip ettiler. Islâhat denildi, bütün millî düzeni ifsat ettiler. İttihatçılar aynı anlayışı takip ederek memleketi idare ettiler. Bu zihniyet koca imparatorluğu dağılmaya sürükledi ve devletin temelleri yıkıldı. Kıt’alar elden gitti, ülke parçalandı ve perişan oldu. İttihatçılardan alınan bir karış toprak parçası üzerinde Halkçılar da, halka rağmen halk için, sapık ve bozguncu bir zihniyeti bütün hızıyla tatbike koyuldular. İlk önce milletin maneviyatına ve mukaddesatına hücum ettiler. Din eğitimi veren kurumlar kapatıldı. Harf devrimi yapıldı ve Lâtin harfleri kabul edildi. Okullarda yeni öğretim usûlleriyle gençler Kur’ân’dan uzaklaştırıldı. Okullar din derslerinden tamamıyla arındırıldı. Ezanın aslı yasaklandı ve Türkçeye çevrildi. Allah demek yasaklandı. Resmen yasaklanan din ve Kur’ân eğitimi gizlice evlerde yapıldı. Laiklik adına din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirle bağladılar. Devletin baskısı had safhaya ulaştı. Neticede Allah ve Peygamber tanımayan derbeder bir nesil yetişti.
Yirmi birinci asrın içinde bulunuyoruz. Bilim ve ilim adamlarımız, aydınlarımız ve eğitimcilerimiz, basit ve günübirlik ve derinliği olmayan meseleleri terk ederek, esasa ve öze inmelidirler. Çocuklarımızı hangi iman ve aşkla ve hangi maddî ve manevî ruh donanımıyla eğitmeliyiz ve bu konuda neler yapmalıyız ki içine düştüğümüz derbederlikten kurtulabilelim.
Millet ve devlet olarak en mühim meselemiz sağlam, inançlı, imanlı, bilgili, ülkesini ve milletini seven bir nesil yetiştirmek olmalıdır. Geleceğimizin teminatı ancak böyle nesillerle mümkün olabilir. Gençlere millî şuur aşılanmalı. Çocuklarımızın eğitimine ve öğretimine ilkokuldan önce başlanmalıdır. Çocuklarımızın masum ve temiz ruhlarında derin ve etkili izler bırakan, millî konular işlenmeli ve ders verilmelidir. Gençlerimize muhteşem tarihimiz mutlaka öğretilmelidir. Bir taraftan celâdetler saçarak dünyayı titreten, diğer taraftan insanlık nedir dünyaya öğreten ve asırları şereflendiren şanlı bir tarihi olan, milletçe yüzümüzü ak eden bir ecdadın evlât ve torunları olduğumuz mutlaka anlatılmalıdır.
Bir millet ve bir milletin gençliği ne zaman ki, Kur’ân ve ondan lemaan eden ilimlerle teçhiz ve tahkim edilmiş ise, o vakit o millet terakki ve teali etmeye başlamıştır. Bir milletin gençliği ne zaman ki, Kur’ân ve ondan lemaan eden ilimlerden mahrum bırakılmışlar ise, işte o zaman o millet tedenni etmiş ve zillete düşmüştür. Ne vakit ehli İslâm, dine ciddî sahip olmuşlarsa o zaman nispeten terakki etmiştir.
Biz, “Din bizi geri bıraktı.” diyen, uykuda iken kendilerini ayık zannedenlerin, yanılmış, andanmış ve aldatılmışların, bin yıllık İslâm kültürünü yok sayarak inkârcılığın karşısında diz çöken zorbaların ve ahmakların yüzünden geri kaldık.
Vicdanında, imanın feyiz ve ilhamını taşıyan fakat çıkarcı, maddeci, vurguncu olmayan, aslından ve özünden sapmamış nesl-i cedîde Türkiye’nin çok ihtiyacı olduğuna inanmaktayım.
Okunma Sayısı: 999
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı