25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından birçok şehirde protesto gösterileri düzenlendi. Tutuklananlardan bir kısmı idama mahkûm edildi. İdamlar ve tutuklamalar uzun süre devam etti. Şapka Kanunu’nun oluşturduğu korku, milleti adeta suskunluğa mahkûm etti. Bu kanun, her şehirde farklı yaralar açtı.
Diyarbakır’da ise 1925’te yaşanan Şeyh Said Hadisesi ve ardından gelen Şapka Kanunu, halkı derinden sindirmiş; korku, bütün ağırlığıyla yüreklere çökmüştü.
Bu korkunun hâkim olduğu günlerde, Diyarbakır’ın tanınmış âlimlerinden Hacı Hüseyin Efendi, medresenin bazı ihtiyaçlarını karşılamak için çarşıya çıkmıştı. Bir süre yürüdükten sonra bir jandarma önünü kesti.
“Başındaki sarığı çıkar!” dedi.
Hüseyin Efendi sakin bir şekilde, “Sarığı niye çıkarayım?” diye karşılık verdi.
Jandarma, başındaki sarığı zorla çıkarıp yerine şapka koymaya çalıştı. Hüseyin Efendi sükûnetini koruyarak, “Git yavrum, benimle uğraşma.” dedi.
Ancak jandarma güzel sözden anlamadı. Kendini kanunun temsilcisi gibi görerek Hüseyin Efendi’nin üzerine yürüdü. Bununla da yetinmeyip elini silahına attı ve tehditler savurdu. Tartışma giderek şiddetlendi. Bir anda silahını Hüseyin Efendi’ye doğrulttu.
Hüseyin Efendi, can havliyle kendisine çevrilen silahı jandarmanın elinden almaya çalıştı. Aralarında şiddetli bir boğuşma başladı. Bu sırada silah patladı ve jandarma vuruldu.
Hüseyin Efendi tutuklandı. On bir yıl boyunca akıl almaz işkenceler altında hapis yattı. Cezasını tamamladıktan sonra Diyarbakır’a döndü.
Fakat korku, bir gömlek gibi hâlâ üzerinde duruyordu. Bir gün bir arkadaşından, Bediüzzaman’ın korkusuz ve fedakâr talebelerinden Mehmet Kayalar’ın adını duydu. Gizlice ve çekinerek onun medresesine gitti.
Mehmet Kayalar sohbet sırasında şöyle dedi:
“Ben korkuyu karşıma aldım, alnının ortasına kurşunu sıktım; öldürdüm.”
Bu sözler, Hacı Hüseyin Efendi’nin içindeki korkunun bir nebze olsun hafiflemesine vesile oldu. O günden sonra her akşam, adeta terapiye gider gibi Mehmet Kayalar’ın derslerine katılmaya başladı. Zamanla hem kendisinin hem de Diyarbakır halkının, 1925’ten beri üzerlerine çöken ölü toprağından kurtulduğunu hissetti.
Mehmet Kayalar’ın iman hizmetini duydukça Diyarbakırlılar, Hacı Hüseyin Efendi ile birlikte Risale-i Nur derslerine severek ve isteyerek katılmaya başladılar.
Hacı Hüseyin Efendi, yıllar sonra yaşadığı bu manevî uyanışı şöyle anlatacaktı:
“Ben Şark’ta çok meşayihin ziyaretine gittim. Ekserisiyle görüşmeden geri döndüm. Fakat Mehmet Kayalar’ın mahkûmiyet yılları hariç, yaklaşık 23 yıl boyunca her akşam evine sohbete gittim. Evli ve üç çocuk babası olmasına rağmen bir gün olsun kapıyı yüzüme kapatmadı. ‘Hastadır’, ‘misafirleri vardır’ veya ‘şu an müsait değildir’ gibi hiçbir mazeretine asla şahit olmadım. O da bir beşerdi. Fakat bu hâlin 23 yıl boyunca hiç değişmeden devam etmesi, takat üstü bir fedakârlıktır.”
O yıllarda Bediüzzaman’ın has talebelerinden birinin bir şehirde bulunması bile yeterli oluyordu. Onlar, Risale-i Nur’u akıllarına ve kalplerine hava gibi teneffüs ederek yaşıyorlardı. Hizmetten başka özel bir hayatları yoktu. Hayatlarını Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur hizmetine adamışlardı. Onları gören veya dinleyen insanların etkilenmemesi mümkün değildi.
Bugün o tohumlar büyük ağaçlara dönüşmüşse, bunda onların tam sadakatlerinin ve ihlaslarının önemli bir payı vardır.
Kaynak:
İhsan Atasoy, Mehmet Kayalar.