Risale-i Nur, farklı şehirlerde yaşayan insanları aynı iman ve aynı muhabbet etrafında birleştirerek gerçek bir aile hâline getirir.
Üstad Bediüzzaman’ın “Uhuvvet-i İslâmiye” ve “şahs-ı manevî” hakikatleri, bu birlikteliğin temelini oluşturur. Okuma programları da bu ailenin en canlı sofra başı gibidir.
Bir araya gelindiğinde kimse yabancı kalmaz. Aynı kitabı okuyan, aynı hakikatleri tefekkür edenler arasında gizli bir akrabalık vardır. Bir kardeşin sevinci diğerinin yüzüne yansır, birinin sıkıntısı ötekinin kalbinde titrer. Bu, Kur’ân’ın “mü’minler ancak kardeştir” emrinin yaşanmış hâlidir.
Külliyat’ta geçen ihlâs ve takva, bu ailenin mayasıdır. İhlâs olmazsa birlik menfaate döner; takva olmazsa muhabbet kurur. Üstad’ın ifadesiyle, “ihlâs ile yapılan az bir amel, ihlâssız yapılan çok amelden daha makbuldür.” Bu şuurla hareket edildiğinde şehirler arası mesafeler kısalır, gönüller yaklaşır.
Okuma programlarında gençler, ağabeyler, hanımlar aynı sofrada oturur gibi Risale derslerini müzakere eder. Bazen bir cümle, bazen uzun bir ders… Neticede herkes aynı pınardan su içmiş gibi ferahlar. Program bitince kimse “yabancı bir şehre geldim” demez; “kardeşlerimin yanına geldim” der.
Bu geniş aile, birbirinin duasına, ihtiyacına, sevinç ve kederine ortak olur. Bir yerde hastalık varsa uzak bir şehirden sorulur; bir kardeşin sıkıntısı sessizce paylaşılır. Bu, Risale-i Nur’un şefkat ve merhamet hakikatlerinin pratikteki yansımasıdır.
Temelinde “Lâ ilâhe illallah” vardır. Aynı Kelime-i Tevhid’i taşıyanlar ister istemez bir ailedir. Risale-i Nur hizmeti de bu aileyi her geçen gün büyütür ve ısıtır.
Biz geniş bir aileyiz. Bu ailenin sofrası, inşallah kıyamete kadar açık kalır.