“Dünya dolusu belâ başında vardır.”
Bir derste soruldu:
-Bu cümle, “Başında dünya dolusu belâ vardır.” olsa güzel olmaz mı?
Türkçenin en önemli hususiyeti, “Özne, tümleç, yüklem” sıralamasıdır, denir.
Oysa “özne, tümleç, yüklem” sıralaması, duruma göre değişebilmekte olduğundan Türkçenin en önemli özelliği bu sıralama değildir.
Dilimizin en önemli hususiyeti “yükleme en yakın ögenin, anlamca en önemli öge olduğu” hakikatidir. Maksadımızı, sorulduğu var sayılan hayalî cümlelere göre ifade ederiz.
“Ali bugün dershaneye kardeşiyle gitti.” cümlesi, “Kimle gitti?” sorusuna cevap niteliğindedir. Yükleme en yakın kelime de bu sebeple “kardeşiyle”dir. Cümle vurgusu “kardeşiyle” kelimesindedir yâni. Yükleme en yakın olan bu kelimeyi, diğer kelimelere göre toptan vurgulu okur, baskılı söyleriz. (Cümle vurgusu buna denir.)
“Bugün Ali … dershaneye gitti.” denmişse, asıl maksat Ali’nin nereye gittiğini ifade etmektir. Cümle vurgusu “dershaneye” sözündedir.
“Ali … bugün gitti.” ifadesinde ise önemli olan, eylemin “ne zaman” yapıldığıdır.
“Dünya dolusu belâ başında vardır.” demekle Üstad, cümle vurgusunu “başında” lafzına çekmiştir.
Peki niçin?
İnsanda “Bana ne?” ibâresiyle dışa vurulan, bir nemelâzımcılık vardır. Kişinin, kendini ilgilendirmeyen hususlar için “Bana ne?” demesi bir meziyettir lâkin, maalesef şeytanın telkiniyle kişi merak duygusunu da ters kullanmakta. En lüzumlu şeyler için “Bana ne?” der, fakat lüzumsuz şeylerle ilgilenmeye sıra gelince durum bilakistir. Üstadın ifadesiyle:
“… çoğu sana ait olmayan ve fuzûlî bir surette karıştığın ve karıştırdığın mâlâyâni meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz malûmat ile vakit geçiriyorsun. Meselâ, ‘Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır?’ ve ‘Amerika tavukları ne kadardır?’ gibi kıymetsiz şeylerle kıymettar vaktini geçiriyorsun. Güya, kozmografya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun!” (Sözler, s. 304.)
“Dünya dolusu belâ başında vardır.”
“Canım varsa var, ne olacak?” umursamazlığının önünü kesmek, “Bana ne?”yi ters kullanmamızı önlemek için Üstad “Dünya dolusu belâ başında vardır.” demiş. Cümlenin anlamca en vurgulu öğesi olarak “başında” kelimesini tercih etmiştir. Kişi, başında olan dünya dolusu belâdan kurtulmak için, ilk önce bunu fark etmeli ki çare arasın.
Çare, bunu bize fark ettiren adreste: Nurlarda!
***
Şapka sehviyle ilgili hitam:
Ders okunuyor:
“Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (asm) kendine rehber etmek gerektir.” (Sözler s. 169.)
-Şapka var mı kelimede!
-Şapkalı okuduk ya abi!
-Tekrarla bakayım.
-Ebedî.
- O değildi.
- Dâimî mi?
- O da değil.
-Âhiret?
-Yok, onu da –diğer şapkalılar gibi- düzgün okudun zâten.
-Ne kaldı ki?
- “Sürûr.”
-?
-Şapkasız olunca ne değişiyor ki Nahit Kardeş?
- “Sürûr” ebedî olmayınca, sürurun daimî olması bir kıymet ifade etmez kardeşim.
- Bilmece gibi oldu ağabey!
- Bilerek yaptık herhalde! Mânâlarını söyleyince mesele anlaşılır: “Sürûr”, sevinç demek.
- Onu benim çocuk da biliyor abi! Ya şapkasızı, “sürur”?
- Yatacak yerler, tahtlar.
- ! ! ?
Ne diyorduk?
“Şapkadan geçin, şapka deyip geçmeyin!”