Salonda oturan iki yaşlıdan biri, Ağustos sıcağında kavrulmuş gibi esmer, çehresindeki mimikleriyle içinde sakladığı memleket özlemini, yaşadığı burukluğu, duyduğu hasreti yanındaki arkadaşına Doğu Anadolu şivesinin kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordu. Uzaklarda, kendinden çok uzaklarda, Anadolu’nun ücra bir dağ köyüne olan sevgisini dile getiriyordu:
“Bizim oralarda, dağlarda çiçekler açmıştır şimdi…” Diye başladı anlatmaya... Her sözünde yalnızlığın gönlüne bıraktığı boşlukta, kırılmış bir kalbin acısına ilâç olacak diye anlatıyordu belki bunları. Bahar ve yaz mevsiminde köyünün çiçeklerinin buram buram kokusunu anlatıyordu. Al, kırmızı, mor çiçeklerin, zambakların, gelinciklerin, papatyaların renklerinden bahsediyor, yeşil çimenleri, yoncaları, yarpuzları, kekikleri söylüyordu.
Bize, Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın şiirini hatırlatıyor: “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;/ Şimdi dağlarında mor sümbül vardır./ Ormanlar koynunda bir serin dere,/ dikenler içinde sarı gül vardır.”
Çiçekleri, meyveleri, ağaçlara konup kalkan sığırcık kuşlarını, serçe alaylarını, rüzgârla havada çamların hışırtısını tarif ediyor, hayallerini süsleyen cennet yurdunda geçen çocukluk günlerine dalıp gidiyordu…
Çocukluk, gençlik, iş güç, çalışma derken yaş kemale ermiş, takatten düşmüş, ihtiyarlığın alametleri bedeninde ve ruhunda tezahür etmeye başlamasıyla muhtaçlık, gurbet, ayrılık ve yalnızlık peş peşe akın etmişlerdi… Eski bir hayatın, yaşanmış bir ömrün hüzünlü hikâyesi geliyordu kulaklarıma.
Gönlünün aradığı memleketinin güzellikleriyle kendi dünyasında sakladığı gizemli hatıraları, geçmiş zamanın zindanlarında mahkûm tarih öyküsü gibi savrulmuş bir dünyanın harabelerini çiçeklerle süsleyip gönlünü avutuyordu belkide.
Yaşanmış yoksulluklar, yorgunluklar, zorluklar, çileler ve ıssız dağ başlarında korkularla yoğrulmuş kocaman seksen beş senelik ömürden kaybettiklerinden geriye kalanlara umutsuzca bakıyor. Hayıflanıyor, hüzünleniyor, ancak özlem duygularını ifade etmeye telaffuz ettiği kelimeler kifayet etmiyordu. Hafızasında şiir gibi ezberlediği köy yaşantısı anbean gözünün önünde film şeridi gibi uzayıp gidiyordu.
Esmer adamın anlattıkları gibi uzun bir ömür çizgisi içerisinde geçen hayat ve hatırat hülasaları, huzurevinin salonlarının her bir köşesinde değişik ağızlardan hasretle ve özlem dolu ifadelerle biteviye terennüm edilir. Ta ki ölüm sessizlik içersinde gelinceye kadar…
Her yerde “Öldü..!” haberi duyulunca bir feryat, figan kopar! Hüzün sarar her tarafı. Mevtanın hayatı, hatıraları, faziletleri ve yaşantısından uzun uzadıya anekdotları anlatılır. Ailesi ağıt yakarak ağlar, yakın çevresi üzülür, köylüleri kederlenirler ve günlerce süren taziyeler…
En sessiz ölüm ve sükûnetli yolculuklar, huzurevi mekânlarında olur. Sağlığında yakınlarına duyuramadığı feryadını, anlatamadığı meramını ölüm sessizliği içinde öteki âlem için beraberinde alıp götürür. Fani emanetini teslim eder, baki âleme doğru arkasında gözü yaşlı teşyiciler bırakmadan yola koyulur. Geriye kalanlar hiçbir şey olmamış gibi yeni günü yaşamaya devam ederler. Ölen yokmuş, hiç olmamış, bulunmamış gibi defterlerde ismi, duvarlarda resmi kalır.