Bediüzzaman Hazretleri’nin 'Mebusana Hitap' beyannamesinde geçen, 'En kat’î fazilet odur ki, düşmanlar dahi onun tasdikine şehadet etsin' cümlesi; Peygamber Efendimiz’e (asm) risâlet vazifesi verilmeden önce dahi toplumun her kesimi tarafından “Muhammedü’l-Emîn” olarak kabul edilmesinin bir yansımasıdır.
Peki, bizler bugün hayatımızda bu yüksek ahlâkın ne kadarını yansıtabiliyoruz?"
Üstad Hazretleri’nin Tarihçe-i Hayat adlı eserinde geçen şu diyalog bizler için ufuk açıcıdır:
Sual: "Herşeyden evvel bize lazım olan nedir?"
Cevap: Doğruluk
Sual : "Daha?"
Cevap: Yalan söylememek.
Sual: "Sonra?"
Cevap: Sıdk, sadakat, ihlas, sebat, tesanüddür.
Sual: "Neden?"
Cevap: Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekası imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.”
Bu ifadeler, bizler için sadece birer yol gösterici değil, hayatımızı üzerine inşa etmemiz gereken sarsılmaz düsturlardır.
Her şeyden evvel lâzım olan tek bir kelime: Sıdk. Yalan sadece bir söz değil, hakikati bozmaktır. Üstad’ın ifadesiyle küfür, kâinattaki sonsuz hakikatleri yalanlamak olduğu için mahiyeti yalandır. Yalanın "algı yönetimi" adı altında meşrulaştığı bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medyada bir bilginin doğruluğuna değil, ne kadar etkileşim aldığına bakılıyor.
İman ise kâinattaki nizamı ve Yaratıcıyı tasdik etmektir. Bu yüzden dürüst bir insan, farkında olsa da olmasa da kâinatın fıtratıyla uyum içindedir. Müslüman kimliği, "güvenilen kişi" demektir. Bugün ticaretimizde, sözleşmelerimizde ve sosyal ilişkilerimizde "En kat’î fazilet odur ki, düşmanlar dahi onu tasdik etsin" sırrına ne kadar yakınız?
İnsanların birbirinin sözüne itimat etmediği bir yerde ne sağlıklı bir ortaklık kurulabilir, ne aile olunabilir, ne de devlet yönetilebilir. Doğruluk, her ne kadar ferdî bir fazilet gibi görünse de aslında toplumu bir arada tutan en güçlü bağdır. Bugün toplumda derin bir güvensizlik varsa –ki maalesef vardır– bunun temel sebebi, 'doğru'yu hayatımızın merkezine almamış olmamızdır.
Kurtuluşumuz ne sadece teknik ilerlemede, ne de yalnızca maddî güçtedir. Asıl kurtuluş; özünde, sözünde ve işinde 'bir' olan nesillerin yetişmesindedir. Böyle bir neslin inşasında her birimiz mesul ve mükellefiz. Özellikle Risale-i Nur definesinden haberdar olan her fert, bu mesuliyeti omuzlarında taşımalıdır. Dilimiz iman hakikatlerini anlatırken; her bir halimiz, tavrımız ve hareketimiz de o hakikatleri tasdik etmelidir. Sözümüz ile davranışlarımız tam bir ittifak içinde olmalıdır.
Üstad’ın dediği gibi; madem imanın mahiyeti sıdktır, o hâlde imanı kâmil olanın özü de sözü de bir olmalıdır. İmanı tam olan insan, söylediği ile yaptığı, kalbindeki ile dilindeki aynı olan kimsedir. Bu, hem ahlâkî, hem de itikadî bir ölçüdür.