Risale-i Nur’un Asâ-yı Mûsa adlı eserin baş kısmında geçen, “Bu acîb asırda, ehl-i iman Risale-i Nur’a ve ehl-i fen ve mektep muallimleri Asâ-yı Mûsa’ya şiddetle muhtaç oldukları gibi, hâfızlar ve hocalar dahi Zülfikar’a şiddetle muhtaçtırlar” cümlesi dikkat çekicidir.
Özellikle “ehl-i fen ve mektep muallimleri Asâ-yı Mûsa’ya şiddetle muhtaçtır” kısmı üzerinde derinlemesine düşünmek gerekmektedir.
Asâ-yı Mûsa, Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan önemli bir eseridir. İnsanları dalalete sürükleyen, doğru yoldan saptıran ve tabiat bataklığına düşüren modern fen bilimleri ile materyalist felsefenin ortaya attığı şüpheleri çürütür; tevhid ve iman hakikatlerini bilim diliyle açıklar. Tıpkı Hz. Mûsa’nın (as) asasının sihirleri yutması gibi, bu eser de dinsizliğin “büyülerini” yutup geçersiz kılar.
Eser, başlıca iki kısımdan oluşur:
Birinci Kısım: Denizli hapsinin bir meyvesi olan bu risale; namaz, ölüm ve ahiret gibi iman esaslarını ve ibadetlerin önemini ele alır. Aynı zamanda küfür ve dinsizliğe karşı bir savunma niteliğindedir. Gençler arasında okunması özellikle teşvik edilir. Bu kısım, gençlerin dalalet ve materyalizm tehlikelerinden korunmasına yardımcı olur. UMEK bu sebeple liseli gençler arasında okunması ve anlaşılması için bilgi yarışması düzenleme kararı aldı.
İkinci Kısım: En önemli bölümlerinden biri Ayetü’l-Kübra Risalesi’dir. Atomlardan galaksilere, bitkilerden hayvanlara kadar kâinattaki düzeni, sanatı ve gayeliliği bilimsel gözlem ve mantık yoluyla delil göstererek Allah’ın varlığını ve birliğini ispat eder. Tabiatperestlik ve tesadüf iddialarını mantıkî delillerle geçersiz kılar.

Modern eğitim sistemi, fen bilimlerini genellikle Yaratıcı’dan bağımsız, sadece sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatır. Bu yaklaşım, öğrencilerin zihninde bilginin parçalanmasına ve manevî boşluğa yol açabilir. Tıpkı Hz. Mûsa’nın asasını taşa vurup su çıkarması veya büyüleri iptal etmesi gibi, Asâ-yı Mûsa da fenlerin üzerindeki “tesadüf” perdesini yırtar; kâinattaki mükemmel düzenin İlâhî bir sanat olduğunu gösterir.
Ehl-i fen ve mektep muallimleri bu esere “şiddetle” muhtaçtır. Çünkü:
Fen ehli, sürekli maddeyle meşgul oldukları için her şeyi maddede arama ve maneviyatı dışlama riskiyle karşı karşıyadırlar. Geleneksel naklî delillerle yetinmezler; akıl ve gözlem yoluyla açıklamalar isterler. İşte Asâ-yı Mûsa tam burada devreye girer. Bediüzzaman Said Nursî, eserin özellikle fen ehli ve öğretmenler için bir “asâ” olduğunu vurgular. Çünkü onlar, öğrencilerine veya çevrelerine iman hakikatlerini anlatırken akla hitap eden ilmî delillere ihtiyaç duyarlar. Aksi takdirde, maddeperestlik ve tabiatperestlik fikirleri karşısında aciz kalabilirler. Kâinattaki kusursuz işleyişi görürler ancak bunu “tabiat yaptı” diyerek materyalist bir çıkmaza düşebilirler. Bu eser maddenin kendi kendine yaratamayacağını kesin delillerle ispat eder ve bilim insanını materyalizmin karanlığından kurtarır.
Öğretmenler ise gençlere kâinatı anlatırken sadece kuru teknik bilgi değil, bir anlam ve mana da vermek zorundadırlar. Asâ-yı Mûsa; öğretmene coğrafyada yeryüzünü bir sergi, biyolojide hayatı bir mu’cize olarak anlatma metodunu sunar. Böylece dersler, öğrencinin karakterini ve inancını besleyen hakikatlere dönüşür.
Bu acayip asırda, Risale-i Nur’un genel iman hakikatlerini sunması gibi, Asâ-yı Mûsa da fen ve eğitim camiasının özel ihtiyaçlarına cevap veren bir nurdur.
Gerçek anlamda fen ve ilimleri anlatan öğretmenlere selâm olsun.